25 Ramazan 1431 | 4 Eylül 2010
 
89CADE1A-BFD6-47AF-AA5E-7FAB6EDCDDBC
Üye Girişi | Üye Ol
  • ANA SAYFA
  • KUR'AN-I KERİM
    • Okuyun
    • Dinleyin
    • Bilgilenin
  • SON PEYGAMBER
  • TASAVVUF
    • Tasavvufa Dair
    • Yolumuzun Esasları
    • Silsile-i Şerif
    • Hatm-i Hacegan
    • Evrad-ı Şerif
  • M. ZAHİD KOTKU (RH. A.)
    • Hayatı
    • Fotoğrafları
    • Kitapları
    • Sohbetleri
  • M. ES'AD COŞAN (RH. A.)
    • Hayatı
    • İslam Anlayışı
    • Tasavvuf Anlayışı
    • Hizmet Anlayışı
    • Kitapları
    • Başmakaleleri
    • Sohbetleri
    • Fotoğrafları
    • Anma Programları
  • M. NUREDDİN COŞAN
  • SIK SORULAN SORULAR

  • Soru-Cevap
    • Sık Sorulan Sorular
Soru-Cevap > Sık Sorulan Sorular

Genel



1 - İslamda burçların hükmü nedir?
Cevap:
Burçlar vardır. Kuranı Kerim’de “burûc” (burçlar) adında sure var. Kuranı Kerim’deki burç kelimelerinin tefsirlerden açıklamalarına bakınız. Burçlara bakılarak gelecek hakkında yorum yapmak caiz değildir, geleceği Allah’tan başka kimse bilmez. Bize düşen salih amel, sabır, dua ve tevekküldür. Ayrıca Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendinin Marifetname isimli kitabında çok daha detaylı bilgi bulabilirsiniz.

 

2 - İnternet üzerinden (chat), bir erkegin bir bayanla konusmasi caizmidir?
Cevap:
Toplumda veya tek başına telefonla konuşur gibidir. Burada kalbi hisler önemlidir. Hayrın dışındaki şeyler, fitne ve karşılıklı aldatmaca vebal olur.

 

3 - Bulundugumuz cografyada darül harp dönemi varmıdır
Cevap:
Dar-i harp Müslüman olamayan ülkeye denir. Bu ülkelere her ne kadar dar-i harp denilmişse de dar-i küfür demek daha uygundur. Türkiye bütün ulemaya göre dar-i harp değildir. Ama İmam-ı Azamın 2 talebesi Ebu Yusuf ve Muhammed’e göre bir ülkede İslam ahkamı uygulanmazsa orası dari İslam değildir.

 

4 - Bir deniz urunu olan karides, midye helal midir yenilebilir mi?
Cevap:
Hanefi mezhebine göre devamlı olarak suda yaşayıp barınan hayvanların her nevi balık etleri yenebilir, helaldir. Kalkan balığı, sazan balığı, yunus balığı, yılan balığı bunlardandır. Fakat diğer su hayvanları çirkin şeylerden sayılır, yenmeleri caiz olmaz. Yengeç, midye, istiridye, istakoz ve karides gibi olanlar helal değildir, etleri yenmez. Ancak Şafii mezhebine göre caizdir, yenebilir.

 

5 - Dişe dolgu yaptırmak caiz midir? Gusle mani olur mu?
Cevap:
Diş, hayati önem taşıyan bir organdır. İslam dini onu korumak için tedbir almamızı emretmiştir. Her yemekten sonra ağız ve dişlerimizi yıkamamızı emrettiği gibi mizvak kullanmamızı da emretmiştir. Peygamber (SAV); “ Yemeğin bereketi , ondan evvel ve sonra abdest almaktır.” buyurur. Başka bir hadiste de şöyle buyuruluyor: “ Ümmetim için endişe etmeseydim, her namaz için misvak kullanmayı emir ederdim.” Ağız ile dişleri temiz tutup misvaklamanın insan sağlığı için büyün faydaları vardır.

Diş bozulursa onu doldurtmak veya kaplamak elbette vücut ve sağlığın bir gereğidir. Gusle de , abdeste de , namaza da mani değildir. Mani olsaydı ne altın, ne gümüş ile bağlamaya ve kaplatmaya müsaade edilmemesi gerekirdir. Halbuki gümüş ile bağlatmak veya kaplatmak hususunda muhalefet eden de olmamıştır. Bilittifak caizdir. Ancak Hanefi mezhebinde altın ile kaplatmak hususunda ihtilaf vardır. İmam-ı Muhammed’e göre hem altın, hem gümüş ile bağlatmak veya kaplatmakta beis yoktur. İmam-ı Azam’a göre gümüş ile bağlatmak veya kaplatmak caizdir. Fakat altın ile caiz değildir. Ebu Yusuf ise bir kavle göre İmam-ı Muhammed ile , diğer bir kavle göre İmam-ı Azam ile beraberdir. Mülteka’da katd edildiğine göre , İmam-ı Azam da dişin altın ile bağlatılmasında veya kaplatılmasında bir sakınca olmadığı görüşündedir

 

6 - Dövme yaptırmak caizmidir?
Cevap:
Dövme yaptırmak caiz değildir. Hadis yasaklamıştır ( Tecrid-i sarih 972 nolu hadis )

 

7 - İslamda kadın sesi ile şarkı dinlemenin hükmü nedir?
Cevap:
Sadece aletsiz şarkı ise , şarkı bir sözdür, iyi de kötü de olsa neticede sözdür. Ama erkek kadın sesi dinler ve şayet şehvetin tahrikine vesile olursa bu caiz değildir. Şarkı çalgısız ve şehveti tahrik etmiyor ise olabilir.

 

8 - Kadınlar arasında yapılan çalgılı eğlencenin doğru olup olmadığı ve tam olarak bu konudaki hükmün ne olduğunu öğrenmek istiyorum.
Cevap:
Hanefi Mezhebine göre bütün telli telsiz çalgılar maiyeti ile şarkı söylemek caiz değildir. Ancak evlenmek ve sünnet gibi merasimlerde def gibi şeyler çalmakta dini bir sakınca yoktur. Şafii mezhebine göre def,ney,kaval gibi aletlerin kullanılmasında bir sakınca yoktur. (serserilerin kullandıkları çalgı aletleri hariç) Ama aletler telli olursa 4 mezhebe göre de caiz değildir. Peygamber Efendimiz zamanında da Habeşiler oyunlarında def çalarlardı ama Peygamberimiz (SAV) mani olmamışlardır. Sadece aletsiz şarkı ise , şarkı bir sözdür, iyi de kötü de olsa neticede sözdür. Ama erkek kadın sesi dinler ve şayet şehvetin tahrikine vesile olursa bu caiz değildir. Şarkı çalgısız ve şehveti tahrik etmiyor ise olabilir.

 

9 - İftira hakkında geniş bilgi alabilirmiyim?
Cevap:
İslâm dini, insanların birbirinin hukukuna saygı beslediği, şeref ve haysiyetlerin korunduğu huzurlu bir toplumu gaye edinir. Dolayısıyla ferdin ahlakî eğitimine (terbiye) büyük önem verir. Çünkü fert, toplumun yapı taşlarından birini oluşturur. Onun, olumlu veya olumsuz davranışları, öngörülen huzurlu toplumu aynı biçimde etkiler. Bu sebeple ferdin iyi ve kötü davranışlar konusunda bilgilendirilmesi, iyiliğe özendirilmesi, kötülükten sakındırılması gerekir.
Kur'an'ı-Kerim, İslâm'ın öngördüğü bu toplumu oluşturmak için gerek Hz. Muhammed (sav)'den önceki devirlerden, gerekse aynı peygamberin devrinde tarihî örnekler vererek ders ve ibret almak için bizi düşündürür. Bu doğrultuda bizi düşündürdüğü konuların başında peygamberlerin, yaşadığı devirlerde maruz kaldıkları iftiralar gelir. Kur'an-ı Kerim bilhassa Rasûl-i Ekrem (sav) devrinde cereyan eden bu kabil tarihî olaylara değinir.
Biz bu çalışmamızda Kur'an-ı Kerim'de ''ifk, bühtan, iftira'' gibi tabirler halinde yer alan ''iftira'' kavramını ele alarak, tarihî dökümanlarla değişik bir yorum kazandırmaya çalıştık. Bununla, İslâm tarihinde yaşanmış hadiselerin eğitimde örneklemlerle ele alınması halinde yararlı sonuçlar doğurabileceğini göstermek istedik. Böylece ahlâkî bir konuya tarihî bir boyut kazandırarak her iki alanın tetkikçilerini bu doğrultuda düşündürmeyi amaçladık.
LUGAVÎ İZAH
İftira lugat olarak ''f.r.y'' kökünden hümâsî olan ''ifterâ'' fiilinin mastarı olup ''yalan uydurmak'', ''söz uydurmak'' anlamlarına gelir. İftira eden kimseye ''müfterî'' denir. Ayrıca iftira etmek, aldatmak manasında ''e.f.k'' sülâsisinden masdar olarak ''ifk'' ve ''b.h.t''sülâsîsinden mastar olarak da ''bühtan'' kelimesi kullanılmaktadır.
İFTİRA, İFK VE BÜHTAN KELİMELERİNİN KUR'AN'DA YER ALIŞI
Kur'ân-ı Kerim'de ''iftira, ifk ve bühtan'' mastarları, bazen olduğu gibi, bazen de müştakları ile geçer. Meselâ Nûr Sûresinin 11. âyetinde Hz. Peygamber'in zevcesi hakkında yalan uydurarak iftira edenlerden bahsedilirken''el-ifk='' kelimesi geçmektedir. Keza aynı sûrenin 13. âyetinde, ''apaçık bir iftira'' manasında''ifkün mübîn'' ifadesi geçmekte, İslâm aleyhine asılsız söz uydurmak, Hz. Peygamber hakkında asılsız iddia ve iftiralarda bulunmak, Kur'an-ı Kerim hakkında uydurulmuş iddiasını ileri sürmek mânalarında''ifk, ifkün kadîm, ifkünmüfterâ, ifkünifterah'' tabirleri kullanılmaktadır.1 Söz uyduran yalancı mânâsında Câsiye sûresinin 7. âyetinde ''Effâk'' geçmekte; verdiğini geri almak, teminat verdiği halde, gereğini yerine getirmeyip, almaması gerekeni almak kastedilerek iftira etmek ve apaçık günaha girmek, suçsuza suç isnadetmek, mü'minleri yapmadıkları şeyden dolayı incitmek mânâlarında ''bühtân'' kullanılmıştır.2 Hz. Peygamber hakkında münkirlerin haksız ve asılsız söz uydurmaları''zûr'' kelimesi ile ifade edilmiştir. Müşriklerin Allah'a, Kur'an-ı Kerim'e, Hz. Peygamber'e ve İslâm'a karşı sürekli yalan uydurmaları da, ''İftira'' kelimesinin çeşitli kalıplarıyle geçmektedir. Meselâ; ''Efteraytühü, Yefterûn, Tefterûn, Tefterû, Müfftereyât, Müfterâ, Yefterînehû, Müfterîne, Müfterûne gibi.3
Kur'an-ı Kerim, Peygamberlerin kıssalarını naklederken zaman zaman onların maruz kaldığı iftiraları da bildirir. Meselâ, Hz. Mûsa kendisine Cenâb-ı Hak tarafından mucize olarak verilen âsâ ile Mısır'lı sihirbazları mağlup ettiğinde onlar gösterilen bu şeyin bir beşer eseri olmadığını farkederek îmana geldikleri halde, Firavun ve yakın çevresi ona sihirbazlık isnâdettiler.4 Hz. Îsâ'nın, Allah'ın kudretiyle babasız dünyaya geldiğini idrak edemeyenler Hz. Meryem'e iffetsizlik isnâdettiler.5 Halbuki o, sıddîka idi.6 Keza, Hz. Îsâ, insanları birtakım belgelerle Hakk'a dâvet ettiğinde onun ileri sürdüğü delillere sihir dediler.7 Aynı şekilde müşrikler de Hz. Peygamber'in mucizelerine sihir dediler; onu, kâhinlik, mecnunluk ve şairlikle itham ettiler, iftirada bulundular.8
Bu âyetler incelendiği zaman, ilâhî hakikatleri her türlü şart altında tebliğ vazifesini üstün bir vazife şuuru ve derin bir sorumluluk anlayışı içinde yürüten peygamberlerin; çevresindeki insanların haşin, merhametsiz, kaba ve zalimce müdahalelerine ve iftira ile engellemelerine maruz kaldıkları anlaşılıyor.
İSLÂM'IN FERT VE TOPLUM HAYATINA VERDİĞİ ÖNEM
Diğer taraftan İslâm, fert olarak insanın şahsına ve toplum hayatına büyük önem vermiştir. İnsan, içinde ilâhî cevher taşır. İnsanı insan yapan ruhu, kendi ruhundan olmak üzere Allah üflemiştir.9 Yüce Allah, insanı en güzel şekilde yaratmış10, onu yeryüzünde halifesi kılmış11, ona şeref ve izzet bahşetmiştir.12
Demek ki insan sadece bedeni ile değil, daha önemli olarak ruhu ile, mânevî varlığı ile de diğer yaratıklardan üstün değerlere mazhar kılınmıştır. Dolayısıyle İslâm, Müslümanların birbirlerinin ırz, namus, şeref ve haysiyetlerine saygılı olmalarını emretmiş, bunu sağlamak için de, ferdî ve ictimâî birtakım değer ölçülerine uymayı gerekli kılmıştır. Bu cümleden olarak istikamet, dürüstlük, adalet, eşitlik, ahde vefa, emanete riayet emrolunmuş; yalan, haset, istihza, fısk-u fücûr, kin, hakaret, kötü söz, gıybet, riya, nemime, suizan ve iftira yasaklanmıştır.13
Kur'an-ı Kerim'de belirtildiğine göre, insan güvenilir olmalıdır. Cenâb-ı Hakk, güven telkin etmeyen bozguncuları sevmez.14 Fâsıkların verdikleri haberlere de itimat edilmez.15 Nitekim, Hz. Peygamber, Müslümanı ''Diğer Müslümanların, dilinden ve elinden zarar görmediği kimse''16 diye tarif etmiş; söz söylerken yalan söylemeyi, vadettiğinde sözünde durmamayı, kendisine bir şey emanet edilince, hıyanet etmeyi münafıklığın alâmetlerinden saymıştır.17 İslâmî telâkkiye göre insanlara kötü sözle hitabetmek, lânet etmek, sövüp saymak, kusurlarını başına kakmak, suizanda bulunmak, ayıp araştırmak, Müslümanı hor görmek hoş karşılanmamıştır.18
İslâm dini, Müslümanların dostça, birlikte, âhenk ve huzur içinde yaşayabilecekleri bir toplum olmalarını istemektedir. Bu mânâda mü'min, kendisi insanlarla uyuşan ve insanların da kendisiyle uyuşabileceği kimsedir. Mü'minlerin en hayırlısı, ahlâkı en güzel olanıdır.19 Zira toplum hayatı, ahlâkın gerektirdiği tarzda yaygınlaşmasıyla gayesiz bir sürü olmaktan kurtulur ve hürmete lâyık bir cemiyet mahiyetini kazanır.
İFTİRANIN TANIMI
İftira, özlenen bu saygıdeğer cemiyet idealini kökünden tahrip eden ve ferdin haysiyetine, şerefine, manevî hayatına saldırı anlamına gelen kötü huyların başında gelmektedir. İftira, bir kimseye yalandan suç ve kötülük isnadetmektir. Müfteri, ya kendi suçunu başkasına yükler, veya başkalarına işlemedikleri suçları isnadeder ki, her ikisi de çirkin bir davranış biçimidir. İftira, dil yolu ile başkasının şeref, itibar, namus ve haysiyet gibi manevî haklarına saygısızlıktır. Müslüman, Müslümanın kardeşi olduğu için, birbirlerinin hakkına tecavüz haramdır.20
İslâm ahlâk literatüründe-aslı olsa dahi-din kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmak gıybet, aslı olmayan hususları isnadetmekse iftiradır.21 Klâsik kaynaklarda kindarlık, haset, dedikoduculuk, gıybet, alaya almak, küçük görmek, kendini beğenmek, kendi hatasından sıyrılmak gibi kötü huy ve alışkanlıklar, kişiyi iftiraya sürükleyen sebepler arasında gösterilir. Nitekim Hz. Peygamber, -doğruluğun, hayrın kaynağı olmasına karşılık- yalanın bizâtihi günah kaynağı olduğunu ifade eder.22 Bu münasebetle dilin afetlerinden sayılan yalancılık, nemime, gıybet gibi kötü huylarla iftira bir arada düşünülmelidir.
Tabiatın ihtiras ve aşırı isteklerine direnemeyen sabırsız kişiler, bilgi gücünün dinamizminden mahrum bir vaziyette yersiz korku ve gereksiz tutkulardan kendilerini sıyıramazlar; dolayısıyle itidal sınırının dışına çıkarlar, adaletten saparlar, zulme yönelirler. Bu hâlet-i rûhiye içinde, böylelerinin diğer bir çok hataları yanında başvurduğu yollardan biri de iftiradır. Buna göre iftira, kişinin, ruhu besleyen manevî kuvvetlerini kaybederek yalan, gıybet, dedikodu vs. gibi ahlâk-ı zemîmeye yönelişinden geçer, hedef edinilen insanları ve toplumları tahribetme bakımından en üst noktaya tırmanır
KUR'AN-I KERİM'İN KONUYA BAKIŞI
Cenâb-Hak, Kur'an-Kerim'de, kendisi ve peygamberleri hakkında vukubulan iftira ve isnadları ne kadar takbih ederse, ictimâî hayatın âfetlerinden olan fertler arasındaki iftirayı da kesinlikle yasaklar. Nitekim Kur'an-Kerim'e göre, kişinin yanılıp veya suç işleyip de, sonra bunu bir suçsuzun üzerine atmasını iftira olarak nitelendirir ve bunu yapan kişinin apaçık bir günah yüklendiğini belirtir.23 Kişiyi bilmediği şeyin peşine düşmekten alakor; kulak, göz ve kalbin o şeyden sorumlu olduğunu ifade eder.24 Keza, Kur'an-Kerim, inanan erkek ve kadınları yapmadıkları bir şeyden ötürü incitenleri müfterilikle vasfeder ve böylelerinin apaçık bir günah yüklenmiş olacakların açıkça bildirir.25
Kur'an-ı Kerim'in bildirdiğine göre, iftiranın en şiddetlilerinden biri iffetli mü'min kadınlara zina isnadetmektir. Böyleleri dünyada da âhirette de lânete uğramışlardır. Onlara büyük bir azap vardır. İffetli kadınlara zina isnadedip de, dört şahitle ispat edemeyenlere ceza olarak seksen deynek vurulacağı (Hadd-i Kazf), şahitliklerinin ebediyyen kabul olunmayacağı ve böylelerinin, hak yoldan çıkmış kimseler olacağı ifade edilir.26 Kur'an-ı Kerim bize bu konuda, Hz. Âişe'nin iftiraya maruz kalması hadisesini unutulmaz bir ibret dersi olarak örnek verir.
KUR'AN-I KERİM'İN BU KONUDA ÖRNEK SEÇTİĞİ TARİHÎ BİR HADİSE
Benî Mustalik (Müreysi) gazvesinden (5/627) dönülürken bir ara Hz.Âişe zaruret sebebiyle (kaza-i hacet için) kafileden uzaklaşmıştı. Döndüğünde hatıra değeri büyük olan gerdanlığının kaybolduğunu farkedince, sür'atle bulur gelirim düşüncesiyle ve mahfeye bindirilmeden kafilenin hareket etmeyeceği yaklaşımı ile, aramak üzere ayrıldı ve buldu. Fakat ordu uzaklaşmıştı. Çünkü, beden yapısı bakımından zayıf bir hanım olması itibariyle hizmetliler, onun, içinde olduğunu zannederek mahfeyi (tahtırevan) deveye bağlamışlardı. Bu durumda Hz. Aişe, mahfede olmadığı anlaşılınca kendisini bulmaya gelecekleri düşüncesiyle oturup beklemeye koyuldu. Bu esnada ordunun gerisinde unutulan eşyayı (metrûkât) toplamak için görevli olan Safvan b. Muattal, Hz. Aişe'yi farketti, onu devesine bindirdi; deveyi yederek hiç konuşmadan ordunun konakladığı yere geldi. Hz. Aişe'nin mahfede olmadığı da ordugâhta anlaşılmıştı. Bu esnada Hz. Aişe ve Safvan'ın gelişini fırsat sayan münafıklar, her ikisinin de iffetine dil uzattılar, iftira ederek dedikoduyu hayli ileri götürdüler.
Safvan'la olan eski husumetinden dolayı Hassan b. Sâbit, Hz. Peygamber'in zevcesi olan Zeyneb'in yükselmesi beklentisi ile Hamne bint Cahş ve Hz. Ebû Bekir'in malî desteğiyle hayatını sürüdürür olmanın hissî bir reaksiyonu içinde Mıstah b. Usase de bu söylentilere kulak verip aldanmışlardır27
Nihayet Cenâb-ı Hak, vahy ile Hz. Aişe'nin namuslu ve kendisine dil uzatanların müfteri olduklarını beyan etti. Bu konuda inzal olunan âyetlerde Hz. Peygamber'in zevcesine iftira edenlerden her birine kazandıkları günaha karşı büyük ceza verileceği, elebaşılık yapanın ise, daha büyük azap göreceği belirtiliyor, Müslümanların duyduklarında hüsnüzan besleyerek bunun apaçık bir iftira olduğunu ifade etmeleri gerektiği vurgulanıyor, bu tip iddialarına dört şahit getirmeyenlerin Allah katında yalancı olduklarını bildiriliyor, İslâm toplumunun o kötü sözün yayılmasına fırsat vermelerinden dolayı büyük bir azaba uğramaktan ancak Allah'ın lutfu ile kurtulabildikleri hatırlatılıyordu.28 Bu konuda son üç âyet mealen şöyledir:
Onu dilinize dolamıştınız. Bilmediğiniz şeyleri ağzınıza alıyordunuz. Onu önemsiz bir şey sanıyordununuz. Oysa, Allah katında önemi büyüktü. Onu işittiğinizde '' Bu konuda konuşmamız yakışık almaz; haşa bu büyük bir iftiradır'' demeniz gerekmez miydi? Eğer mü'min kişilerdenseniz, Allah buna benzer bir şeye bir daha dönmemenizi tavsiye eder.29
Bu âyetler geldikten sonra sözkonusu iftiraya iştirak edenlere hadd-i kazf icra olunmuştur. Fakat burada, Hz. Aişe'yi temize çıkaran âyetlerin nüzulünden evvel Ebû Eyyûb el-Ensârî (Halid b. Zeyd) Hazretlerinin ve zevcesi Ümmü Eyyûb'un konuya yaklaşımına bilhassa işaret etmek gerekir. Ümmü Eyyûb kocasına ''Aişe hakkında neler söylendiğini duydun mu?'' dediğinde, ''Evet duydum, fakat hepsi yalandır, iftiradır, uydurma şeylerdir'' cevabını vermişti. İşte bu cevap, ''Bu apaçık bir iftiradır demeniz gerekmez miydi?'' âyetine tam bir örnek teşkil ediyordu. Bu konuda Hz. Peygamber tarafından fikri sorulunca Hz.Üsâme b. Zeyd'in ''Hz. Aişe hakkında hayırdan başka bir şey bilmeyiz'' ve Hz. Aişe'ye hizmetle vazifeli cariye statüsündeki Berîre kadının, ''Aişe'de şüphe veren bir hal ve bir ayıp görmedim'' tarzındaki sözlerini de bu meyanda zikretmek, kadirşinaslık olur. Hz. Peygamber'in zevcesi Zeyneb'in itibarını yükseltmek gayesiyle iftiraya katılan kız kardeşi Hamne'ye karşılık bizzat Hz. Zeyneb'in, Hz. Aişe hakkında hüsnüşehâdeti takdire değer bir davranış olarak hatırlanmalıdır.
HZ. PEYGAMBER'İN İNSANLARI İFTİRADAN SAKINDIRMASI
Müslümanları her çeşit kötü huy ve davranıştan (Ahlâk-ı zemîme, ahlâk-ı seyyie, ahlâk-ı kabîha) sakındıran Hz. Peygamber, iftiradan da sakındırmıştır. Bilhassa İslâm'a yeni giren kimselerden biat alırken,''Allah'a, hiç bir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina yapmamak, çocukları açlık korkusuyla öldürmemek, hiç bir hayırlı işte Rasûlüllah'a muhalefet etmemek, gibi prensipler yanında ''yalan dolanla hiç bir kimseye iftirada bulunmama''yı da zikretmesi oldukça manidardır.30 Keza, hicretten hemen sonra Hz. Peygamber'in, kadınlardan, ''gayr-i meşru bir çocuk dünyaya getirmekten ve bunu kocalarına nisbet etmekten kaçınmaları'' konusunda biat alırken bunu ''bühtan'' kelimesiyle ifade etmesi de, üzerinde dikkatle durulması gereken bir husustur. Buna Kur'an-ı Kerim'de de işaret vardır.31
Bu konuda Hz. Peygamber'in şu hadisi üzerinde ibretle düşünülmelidir: Bir ara Hz. Peygamber, etrafındakilere sordu:
-Benim ümmetim içinde müflis diye kime denir, bilir misiniz? Yanındakiler dediler ki:
-Bizim aramızda müflis, zarar-ziyana uğramış, elinde avucunda parası, yiyip içeceği bir şeyi kalmamış kimseye denir.
Hz. Peygamber:
--Hayır! Benim ümmetim içinde müflis olan o kimsedir ki, âhirette Allah'ın huzuruna namazı ile, orucu ile, zekâtı ile.... gelir. Fakat öyle gelir ki, falana sövmüş saymış, falanın kanın akıtmış, falanın malını yemiş, falana iftira atmış, İşte o zaman oturulup onun amellerinden elde ettiği sevaplardan alınıp hak sahiplerine dağıtılır. Eğer amelleri bu haklarını ödemeye yetmezse, o takdirde de hak sahiplerinin günahlarından alınıp bu kimsenin günahlarına eklenir, arkasından da bu müflis, kaldırılıp Cehennem'e atılır.32
İSLÂM TARİHİNDEN İLGİNÇ BİR ÖRNEK
İslâm tarihi kaynaklarının müfterîler ve iftiraya uğrayanlarla alâkalı olarak kaydettiği çeşitli örnekler arasında Sa'd b. Ebî Vakkas (ö.55/675) hadisesi dikkate değer bir tablo sergiler.
Bilindiği gibi, Sa'd b. Ebî Vakkas (r.a) Sâbikûn-i İslâm'dan, İslâm uğrunda cihad edenlerin öncülerindendi. Hz. Peygamber'den dualı idi, bu yüzden müstecâbüdda've bir zattı. İslâm uğrunda çeşitli sıkıntılara göğüs germişti. Mekke devrinde kendisi gibi cefakâr Müslümanlarla çeşitli sıkıntılara maruz kalıp, sosyal boykot esnasında, gıdasızlıktan ağaç yaprakları çiğnemek mecburiyetinde kalanlardandı. Hz. Peygamber devrindeki muharabelerde çeşitli yararlıklar gösterdiği gibi, Hz. Ömer devrinde Kadisiye'de 14(635) İran ordularını mağlup etmiş ve Kûfe taraflarına vali tayin edilmişti. Böyle iken, Kûfe'de Benî Esed'den Cerrah b. Sinan el-Esedî'nin, çevresinde bir grup insanla (Üsame b. Katade gibileriyle) Sa'd hakkında ''Askerin başına geçip harp etmez, namazı doğru kıldırmaz, ganimet mallarının taksiminde ve duruşmalarda adalete riayet etmez'' iddiaları ile halife Ömer'e şikâyette bulunduğu görüldü.
Hz. Ömer, Hz. Sa'd'ı merkeze alıp bölgeye Muhammed b. Mesleme (r.a) başkanlığında bir teftiş hey'eti gönderdi. Bütün ahâli onun hakkında hayır söylüyordu. Sadece Benî Esed'in Absoğulları kolundan Üsâme b. Katâde diye birinin aynı iddiaları tek yanlı olarak sürdürdüğü müşâhede olundu. Teftiş hey'eti Medine'ye dönerek Sa'd'ı temize çıkaran raporunu Hz. Ömer'e takdim etmişti. Vakıa, Hz. Ömer, ihtiyata riayet prensibinden hareketle onu görevden aldı, fakat kendisinden sonraki ilk halifenin onu Kûfe valiliğine getirmesini vasiyet etti.
Diğer yandan Hz. Sa'd, hadisenin ortaya çıktığı safhada bu iddiaları duyunca bu üç iddiaya karşı Üsâme b. Katâde hakkında ''Ömrünü uzat, fakrını çoğalt, fitnelere uğrat'' diye beddua etti.
Kaynaklar, Üsâme b. Katâde adlı müfterinin mâlî sıkıntı ve fitneler içinde uzun bir ömür sürdüğünü ve başına gelen bu felâketlerin Sa'd'a yaptığı iftira belâsı olduğunu hatırladığını kaydederler. Hz. Sa'd ayrılınca, şikâyette bulunan Cerrah ve arkadaşlarına da beddua etti, onların da hem bedenleri, hem de mallarına musibet ve felâket geldi.33 Tarihin kaydettiği bu canlı örnekten, müfterinin öteki dünyada göreceği ceza bir yana, henüz bu dünyada iken de rezil-rüsvay olacağı anlaşılıyor.
DİN KARDEŞİNE GIYABINDA SAHİP ÇIKMANIN ÖNEMİ
İslâm ahlâkına göre bir Müslüman kendisinin bulunduğu yerde bir din kardeşinin manevî hukukunun çiğnenmesine; şeref, haysiyet ve şahsiyetine tecavüz edilmesine seyirci kalamaz. Zira Kur'ân-ı Kerim, boş şeylerden ve kötü sözlerden yüz çevirmenin saâdete ermiş mü'minlerin vasfı olduğunu, cennette de cennet ehli arasında uydurma ve boş söz olmayacağını beyan ediyor.34 Kişiyi bilmediği şeyin peşine düşmekten de menediyor; kulak göz ve kalp gibi organların o şeyden sorumlu olacakların açıkça ifade ediyor.35 Hz. Peygamber de ''Kişiye günah olarak her duyduğunu söylemesi yeter.'' buyurmakta36 ve lâf taşıyan kişinin cennete giremiyeceğini bildirmektedir.37 Bütün bunlardan anlaşıldığına göre, mü'min aklen ve dinen kötü (münker) olan yalan, gıybet nemime ve iftira kabilinden bir söz işittiği zaman, evvelemirde onu kabul etmemek, sonra da reddetmek durumundadır. Aksi halde mü'miminn manevî hayatına saldırıya seyirci kalınmış ve tepki gösterilmemiş olur. Bu konuda Hz. Peygamber'in ölçüsünden şaşmamak gerekir. Buna göre bir kötülüğü gören kimse, bunu eli ile gidermeyi plânlayacak, bunu yapabilecek ortam yoksa, dili ile karşı çıkacak, bunu da yapamayacak durumda ise, en azından kalben buğzetmesi gerekecektir.38 Mü'min, şayet bu ölçüye göre davranırsa, iftira olayını önlemek suretiyle müfteriyi de eğitmiş olacaktır.
İFTİRAYA UĞRAYAN KİŞİNİN TAKİP EDECEĞİ YOL
İftiraya muhatap olan kişinin buna çok üzüleceği ve ruhen ızdırap hissedeceği kaçınılmaz ise de bir intikam alma cihetini iltizam etmesi muvafık olmaz. Başa gelen bu sıkıntının meşru çerçevede aşılması uygun olur. Bu meyanda kişinin suçsuzluğunu, isnâdedilen şeyin asılsızlığını gerek kendisinin, gerekse ammenin teveccühüne mazhar olmuş üstün şahsiyetli salih kimselerin diliyle ifade etmesi düşünülebilir. İftiraya uğrayan kişinin bundan kurtarılması her kâmil mü'minin ve hüsnü ahlâk sahibinin uhdesine düşen bir vecibe olduğu hatırlanmalıdır. Çünkü iftira bir fenalıktır ve fenalığa sevinen günaha girer. Dolayısıyle aynı zümrelerin müfteriyi kınamaları onun ictimaî müeyyideyi açık bir şekilde hissetmesini sağlayabilir. Böylece fenalık en güzel bir şekilde savulmuş olur.39 Bu konuda şu âyet üzerinde de düşünmek gerekir: ''Bir kötülüğün karşılığı aynı şekilde bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışırsa, onun ecri Allah'a aittir''.40
MÜFTERİYE DESTEK VERİLMEMESİ
İslâm, müfteriye-yakınları bile olsa-taraftar olmamalarını, adaleti gözetmelerini emreder.41 İftira, kötü bir söz olduğuna göre bu sözü nakletmekten kaçınmak gerekir.Zira herkese karşı en güzel sözü sarf, mü'minlerin mükellef oldukları bir husustur.42 Din kardeşliği, insanların şeref ve haysiyetlerine tesahubu icabettirir. İftira, sahiplenme duygusuna ihanettir, ahde ve emanete riayetsizliktir. İftira bir manada adaletin zıddı olan zulme girer. Zulmün revaçta olduğu bir toplumda huzur olmaz. Dolayısıyle, iftira gibi kötülüklerin yayılmasına seyirci kalmak fitneyi muciptir.
İFTİRANIN KÖTÜLÜĞÜ
İftira güvenilir olmayı zedeler; birlik, saygı, sevgi ve tesanüd anlayışına zıttır. Din kardeşliği pervasızca gıybet eden, onun hakkında yalan söyleyen, koğuculuk yapan ve bunların tabii bir neticesi olarak da iftiraya cür'et edenler mevki ve mertebeleri ne olursa olsun değersiz kişilerdir. Böylelerinin şerrinden korunmak hususunda iyilerin âzamî çabayı sarfetmesi makbul sayılmıştır. İftira; rıfk, tevazu ve vekar duygularıyle bezenmiş insanı itidale sevkeden hilm duygusunu zedeler, bu kabil ahlâkî değerleri yıkar. Bu sebeple, Müslümanların arasını ıslah ve bozguncuların zararını def' için-yerine göre- yalana ruhsat verildiği halde iftiraya hiçbir şekilde cevaz verilmemiştir.
İSLÂM HUKUKUNA GÖRE MÜFTERİNİN DURUMU
İslâm hukukuna göre namuslu bir insana zina isnad edip te dört şahitle ispatlayamayan kimseye hadd-i kazf icra olunur.43 Diğer taraftan herhangi bir insana haksız yere fiil ile veya yalan vs. söz ile eza cefada bulunan, salih kişilere kötü sözlerle sataşan, onu bunu gıybet eden veya elleriyle, gözleriyle, kaşlarıyle yaptığı işaretle halka eza veren kimseler ve ahlâken mazbut bir şahsiyet hakkında yalan, dedikodu, iftira ve sebb-ü şetmi hâvi olarak yazdığı bir yazıyı halk arasında yayan şahıslarla fısk-u fücûrun konuşulduğu yerlerde itiraz etmeden dinleyen kimselere İslâm hukukuna göre tazir cezası sözkonusudur.44
Meseleye başka bir zaviyeden bakıldığında, müfterinin dünyadaki cezası halk arasında rüsvaylık, ahiretteki cezası ise azaptır. Âyet ve hadisler incelendiği zaman, ferdin salâhına ve toplumun huzuruna çok önem verildiği ortaya çıkar. İslâm toplumu, belli ahlâki görevlerle yükümlü seçkin ve şerefli bir ümmettir. İslâm'ın hedef edindiği toplumda cemaat şuuruna önem verilmiş, toplumun iyi halli ahlâk içinde gelişimi teşvik edilmiş, bu durum devam ettikçe ilahî ihsan ve nimetin esirgenmeyeceği, nankörlük edilirse bunun aksi olacağı da belirtilmiştir.45 Müfteri yaptığı işle toplumu ilahî teyide vesile olan birlik-beraberliğini, huzurunu, cemaat şuurunu yıktığını düşünmeli; iftira sebebiyle eline hiçbir şey geçmeyeceğini hesab edip, toplumda itibarının kaybolacağını, ayrıca öbür alemde göreceği azabı hatırlamalıdır. Şunu da teemmül etmeli ki, zannın kaynağı kişinin kendi iç bünyesinde yaptığı bir kıyastır. Bir kimse kendi ruhunda kendisi hakkında tecviz edebildiği ölçüde, kendisine benzettiği kimseler hakkında kendi iç bünyesinde kıyasla bir zanda bulunur. Mü'min olan kişinin kendi ruhunda kötü şeylere yer verememesi ve nezih olması gerekir. Müfteri, iftiranın kendine yapılması halinde, bunun kendi ruhunda meydana getireceği tahribatı da hesab ederek, bu kötü huydan vazgeçmeye çalışmalıdır. Hata yapan herkes gibi müfteri için de, samimi bir tövbe gerekir.46 Ayrıca iftiraya uğrayan kişiden helâllik dilemek, bu tövbeyi tamamlayacaktır. Zira, iftira, kişinin manevî hukukuna tecavüz olup, İslâm'ın büyük günahlar kapsamında zikrettiği kötülükler arasındadır.47
SONUÇ
Görülüyor ki, geçmiş tarihlerde Hz. Musa ve Hz. İsa gibi nice peygamberler çevrelerindeki kötü insanların iftiralarına maruz kalmışlar, Hz. Meryem gibi bir peygamber annesi de iftiraya uğramıştır. Bizzat son peygamber Hz. Muhammed (sav) ve onun ashabı da müfterilerin çeşitli iftiralarına hedef olmuşlardır. Halbuki İslâmî telakkiye göre Yüce Allah insanı en güzel bir şekilde yaratmış, onu yeryüzünün halifesi kılmış, ona şeref ve izzet bahşetmiş; dolayısıyla güvenilir insanların hüküm sürdüğü huzurlu ve emniyetli bir toplumu, barış içinde bir dünyayı makro hedef olarak belirlemiştir. Dolayısıyla buna engel olacak her kötülüğü yasaklamıştır.
İftira eden kişi tövbe edip helâllik dilemediği sürece öbür dünyada cezasını çekecektir. Müfterinin tövbesinin sonucunu da ancak Allah bilir. Gerek Hz. Aişe'nin, gerekse Sa'd b. Ebî Vakkas'ın (ra) uğradığı iftira hadiselerini tarihte incelediğimiz zaman iftiraya maruz kalan şahıslar başta olmak üzere aile ve akraba gruplarının çok sıkıntı çektiklerini görüyoruz. Müfterileri ne daha bu dünyada iken rezil ve rüsvay oldukların, toplum içinde itibarlarını tamamıyle kaybettiklerini müşehade ediyoruz.
Netice olarak tarihte cereyan etmiş iftira hadiselerinde gerek müfteri, gerekse iftiraya maruz kalanların durumları göz önüne alındığı zaman, bunun toplumlar için ne kadar tahripkâr bir afet olduğu ortaya çıkıyor. Bundan sakınmak ve çevremizdekileri de sakındırmak için azami gayreti göstermek gerektiği de kendiliğinden bir toplum kuralı olarak varlığını hissettiriyor.
Böylece ahlâkî kavramlara tarihî bir boyut kazandırıldığı, yani ahlâk esasları tarihî örneklerle teyit edildiği zaman mesele daha net bir şekilde ortaya çıkmış oluyor. Bu kabil yaşanmış tarihî örnekler iyiliklerin çoğalmasına, kötülüklerin de azalmasına yardımcı olacak biçimde değerlendirilebilir.

 

10 - İslam da istiharenin hükmü nedir?
Cevap:
Bir konuda karar vermek için zorlanan kimse, o konunun hayırlı olup olmadığını Cenab-ı Hakk’a sorması istiharedir. Ancak bilinmelidir ki, aslolan konunun uzmanlarıyla istişare etmektir. İstişare edilecek ehil insanların bulunduğu durumlarda istihareye müracaat edilmesi uygun değildir. Aksi takdirde istihare yapılabilinir. İstihare hususunda insan kitaplarımızda yazılan şeyleri ölçü kabul eder. Uyandığında iyi rüyalar gördüğünü hatırlar, gönlüne bir genişlik gelirse müsbete işaret sayılır. Aksi de menfi olmasının alameti sayılır. Rüya görüp onu yorumlamak temel kaynaklarımızda vardır. Kur’an’da muhtelif yerlerde buna işaret edilir. Bunun en önemli örneği, Yusuf aleyhisselamdır.
Kur’an-ı Kerim, ilk altı ay Peygamberimiz’e rüya yoluyla vahyolunmuştur. Rüya ayetlerde de yer almaktadır. İsra Suresi 60. ayette; “Hani biz sana, herhalde Rabbın bütün insanları (ilmiyle, kudretiyle, saltanatıyla, tedbir ve tasarrufuyla) kuşatmıştır, demiştik. Sana gösterdiğimiz görüntüyü (ya da rüyayı) ve Kur’an’da lanetlenmiş ağacı sadece insanlara bir fitne (imtihan) kıldık ve onları (böylece) korkuturuz; bu da onlarda büyük bir taşkınlık ve azgınlıktan başka bir şey artırmaz” buyurulmaktadır. Bu surenin 59. ayetinde rüya kelimesi geçmektedir…
Bir diğer ayet şudur: Saffat suresi 102. ayet. “Çocuk onun yanında yürüyüp konuşabilme çağına gelince, İbrahim ona şöyle dedi: Oğulcağızım! Doğrusu ben rüyamda seni bogazladığımı görüyorum. Bir bak, bu hususta görüşün ne? O da: Babacığım, sen emredildiğini yap. Beni –İnşaallah- sabredenlerden bulacaksın.”
Ayrıca şu ayetlere bak: Saffat Suresi 104-105.
Fetih Suresi 27 ayet.
Yusuf Suresi 4,5,6 ve sonraki ayetler.
Yine konuyla ilgili çok sayıda hadis-i şerifler vardır.
Şu kitabı tavsiye ederiz:
Hasan Avni Yüksel, Türk-İslam Tasavvuf Geleneğinde Rüya, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları

 

11 - Kıyametin alametleri ile alakalı bir çok söylenti var. Kur-ana göre ve Efendimizin yorumlarına göre beni biraz aydınlatırsanız sevinirim.
Cevap:
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Veda Haccı’nı yaptığı zaman, Kabe-i Şerif’in halkasını tuttu ve ashabına şöyle bir konuşma yaptı:
-Ey insanlar. Ben şimdi sizlere kıyametin alametlerini muhakkak haber vereceğim. Sizler şimdi beni iyi dinleyiniz.
İyi biliniz ki muhakkak altmış haslet yani huy ve sıfat kıyamet alametlerindendir, buyurdu. Orakakilerden biri tarafından:
-Onlar nedir? Ey Allah’ın Resulü, diye sordu. Allah’ın Resulü de:
1. Namazların zayi edilmesi,
2. Şehevi ve nefsani arzulara uyulması,
3. Heva ve hevesata temayül edilmesi,
4. Emanetlerin zayi edilmesi
5. Haram olan şeylerin helal sayılması,
6. Faiz parasının yenilmesi,
7. Yüksek yüksek binaların kurulması,
8. Rüşvetlerin alınması,
9. Dünya malına karşılık dinin satılması,
10. Hısım ve akrabalık münasebetlerinin kesilmesi,
11. Hakimler tarafından haklı hükmün satılması,
12. Polis ve zabıta memurlarının çoğalması,
13. Çocukların devlet reisi olması,
14. Bir takım çalgıcı kızların yetiştirilmesi,
15. Yırtıcı hayvanların derilerinden kürk manto ve benzeri gibi birtakım elbiseler yapılması,
16. Her memlekette zulüm fiillerinin ortaya çıkması,
17. Karı koca boşanmaları çoğalması,
18. Zina ffilleri etrafa yayılacak,
19. Emin kişilere hain gözü ile bakılacak,
20. Hainler de emin kişi kabul edilecek,
21. İftira ve
22. Yalan şahitlikleri çoğalacak,
23. Yağan yağmurlar sıcak ve afet olacak,
24. Çocuklar hırçın ve öfkeli olacak,
25. Zekat ibadeti verilmeyecek,
26. Şarap ve benzeri içkilerin içilmesine devam edilecek,
27. O zamanda alenen günah işlemekten çekinmeyen bir takım fasık ve facir devlet başkanları ve valiler olacak.
28. Hain vezirler,
29. Çocukları yetiştiren eğitimciler,
30. Fasık ve facir Kur’an okuyan hafızlar,
31. Yağcı ve yardakçı alimler,
32. Hain tüccarlar, olacak,
33. kur’an-ı Kerim ve Mushaf-ı Şerifler süslenecek,
34. Camiler tezyin edilecek,
35. Minareler uzatılacak,
36. Vali ve amirler yani hükumet ricali çoğalacak.
37. Din ilmini bilen fakih ve alimler azalacak,
38. Parlak hatipler çoğalacak.
39. Emin kişiler azalacak,
40. Fakirler çoğalacak.
41. Ahitler ve antlaşmalar çoğalacak.
42. Allah’ın tayin ettiği cezalar iptal edilecek yani geçersiz sayılacak.
43. Şarkıcı kızlar yetiştirilecek,
44. Çalgı ve musiki aletleri edinilecek,
45. Tartılar;
46. Kilo ve ölçekler eksik yapılacak.
47. Kadın kendi idarecisini doğuracak (yani çocuklarının tahakkümü altına girecek)
48. Kadın da çalışarak kocasının ticaret işlerine katılacak.
49. Kadınlar kendilerini erkeklere,
50. Erkekler de kendilerini kadınlara benzetecekler,
51. Ancak tanınan ve bilinen kişilere selam verilecek.
52. Kişi kendisinden şahitlik istenmediği halde kendiliğinden şahitlik edecek,
53. İlik, ibadet etmek için olmayıp dünyalık için tahsil edilecek,
54. İnsanlar ahiret işi ile dünyalık isteyecekler,
55. O zamanın insanları arasında kafirler,
56. Zalimler aziz yani muteber, muhterem ve kadri yüksek olacak,
57. O zamanın insanları arasında münafıklar,
58. Fasıklar, kuvvetli olacak.
59. onların arasında cahiller şerefli olacak.
60. Takva sahibi mümin de onları arasında hor ve hakir olacak ve değiştirmeye, düzeltmeye muktedir olamadığı kötülüklerden dolayı tuzun suda erimesi gibi kalbi eriyecek. O zamanda insanların en akıllıları, tilkinin ele geçmemesi için sağa sola yan çizmesi gibi dini ile yan çizip ele geçmeyenleridir.

Buhari’de bildirildiğine göre şunlar da kıyamet alametlerindendir:
1. İki büyük İslam ordusu birbirleriyle harp etmedikçe kıyamet kopmayacaktır.
2. Yine hepsi ben Allah’ın Resulüyüm, Peygamberiyim, diye iddia eden otuza yakın yala9ncı, mel’un deccallar türemedikçe kıyamet kopmayacaktır.
3. Hakiki ilim adamlarının ölümleri ile İslami ilimler alınıp kaldırılmadıkça,
4. Zelzeleler çoğalmadıkça,
5. Zaman takarrub edip gece ile gündüz yaklaştırılmadıkça,
6. Bir takim fitneler zuhur etmedikçe,
7. Hercümerç yani adam öldürme vakaları çoğalmadıkça,
8. Keza, aranızda mal, servet çoğalıp sel gibi akmadıkça,
9. Mal sahibi malının zekatını kim kabul eder diye endişelenmedikçe,
10. Mal sahibi bazı kimselere malının zekatını vermeyi isteyip fakat zekatını arzettiği kimse, Benim zekata ihtiyacım yok, diye reddetmedikçe,
11. Yine, halk yüksek kaşaneler yapmak yarışına çıkmadıkça,
12. Bir kimse herhangi birinin mezarı başından geçerken: Keşke bunun yerinde yatan ben olsaydım diye temenni etmedikçe,
Güneş batı tarafından doğmadıkça kıyamet kopmayacaktır.

 

12 - DECCAL hakkında bilgi verirmisiniz?
Cevap:
Deccal kelimesi lügatta kapatma ve örtme manasına gelen decel’den gelmektedir. Hakkı batıl ile örttüğü için yalancıya Deccal denilmiştir. Istılahta ise: Deccal; ulühiyyet veya peygamberlik iddiasında bulunup beşeriyeti ifsad ederek onu zulüm ve ilhada sevk eden kimsedir.
Cumhur-u ulema'ya göre deccal ile ilgili hadîslerin herbiri mütevatir olmasa da manen mütevatir hadîslerle sabit olmuştur. Onu inkar etmek küfürdür. Yalnız Deccal bir değil, birkaç kişidir. Çıkış zamanları belli değildir. Bir zamanda birkaç deccal bulunabileceği gibi ayrı ayrı zamanlarda da olabilirler, îlhad ve zulmün durumuna göre deccal küçük veya büyük olur. En büyük deccal Kıyametin büyük öncülerinden biridir. Birçok hadîslerden anlaşıldığına göre:
Deccal denildiği zaman da büyük çapta insanları ilhad ve sapıklığa sürükleyen bir kimse murat edilir. Deccal'in küçüğü olduğu gibi büyüğü de vardır. Deccal'in mahiyetini anlayabilmek için şu hususları bilmek lazımdır:

l - Ayetlerin bir kısmı Muhkem (manası açık), bir kısmı müte-şabih (manası kapalı) olduğu gibi hadîslerin de bir kısmı muhkem, bir kısmı müteşabihtir.
2- Hadîslerin bir kısmı vahye dayanarak gelmektedir. Bir kısmı ise içtihada dayanmaktadır. Yani meselenin mahiyeti Allah (c. c.) tarafından bildirilmeden önce Peygamber (sav)'in o mesele hakkında içtihada binaen bilgi vermesidir. Mesela Peygamber (sav)'in îbn'i Sayyad'ın deccaliyetini ifade eden hadîsleri bu kabildendir'. Yani Peygamber (sav), deccalın bazı vasıflarım îbn'i Sayyad'da görünce onun deccal olduğunu sandı. Ama daha sonra vahy-i gayri metlüv ile deccalin daha sonra geleceği, Hz. îsa (as) tarafından öldürüleceği, Medine'ye giremeyeceği ve çocuğu olmayacağı kendisine bildirildi. Peygamber (sav)'in îbn'i Sayyad'da gördüğü bazı vasıflara istinaden onun deccal olduğuna dair söylediği hadîsleri ictihaddan kaynaklanmaktaydı. îşin mahiyeti kendisine bildirilince îbn'i Sayyad'ın deccal olmadığı anlaşıldı. Çünkü o hem Medine'ye girdi, hem çocuğu oldu, hem de Hz. îsa (as) tarafından öldürülmedi.

3- Deccal bir değil birkaç kişi olduğundan hakkında varit olan hadîsler görünüşte çelişkili iseler de gerçekte böyle değildir. Çünkü yukarıda beyan ettiğimiz gibi hadîslerin bir kısmı içtihada mebnidir. Ayrıca Deccal ile ilgili hadîslerin bir tek şahıs için olmaması gerekir. Çünkü bazıları büyük deccal bazıları küçük deccala ilişkindir. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor:
Herbiri Allah'ın Resulü olduğunu iddia eden otuza yakın yalancı deccal çıkmayınca kıyamet kopmaz.' Bundan anlaşılıyor ki bir değil bir çok deccal vardır.

4-(Elâ uhbiruküm bisûretin meleet azametühâ mâ beynes-semâi vel-ard, şeyyiahâ seb'ùne elfe melekin sûretül-kehfi men karaehâ yevmel-cumuati gaferallàhu lehû bihâ ilel-cumuatil-uhrâ, ve ziyâdeti selâseti eyyâmi min ba'dihâ, ve u'tıye nûran yeblüğus-semâ', ve vukıye min fitnetil-deccâl. Ve men karea hamse âyâtin min hàtimehâ hîne ye'huzü madceahû min firâşihî hufiza ve buise min eyyil-leyli şâ'.)

Hadis-i Şerifin 14.01.2000 tarihinde Hocamız Prof. Dr. M. Es’ad Coşan taraından yapılan açıklaması da aşağıdadır. Sohbetin devamını, hadis-i şerifle ve Kehf Suresiyle ilgili diğer önemli açıklamaları da sitemizden okuyabilir-dinleyebilirsiniz. Sohbet arama kısmına girip sohbet tarihini yazmanız yeterlidir.

ve vukıye min fitnetil-deccâl Deccal fitnesinden de korunur bunu okuyan insan... Kehf Sûresi'ni okuyan, Deccal'in fitnesinden de emin olur buyruluyor. Onun için Kehf Sûresi'nin mânâsını düşüne düşüne, tefsirini okuya okuya, güzelce öğrenmemiz, ezberlememiz lâzım diye düşünüyorum ben.

 

13 - Mehdilik inancı doğru mudur, dinimizdeki yeri nedir?
Cevap:
Ahir zamanda Peygamber Efendimiz'in soyundan, adı Peygamber Efendimiz'in adı gibi, babasının adı Peygamber Efendimiz'in babasının adı gibi olan bir mübarek şahıs çıkıp müslümanları birleştirecek ve yeryüzü zulüm ve cevr ile dolmuş iken, o zulmü cevri izâle eyleyip adaletle hükmedecek!.. Ehl-i Sünnet'in inancı budur.

Mehdî meselesi. Deccal meselesi gibi halkın dilinde çok dolaşan ve münakaşa götüren bir meseledir. Kimi Mehdî gelmiştir, kimi gelmemiştir, fakat gelecektir, kimi de Mehdî diye bir şey yoktur, kimiyse Mehdi'yi inkar eden kafirdir demektedir. Bunun için meseleyi ele alıp. Peygamber (sav)'in hadîslerine ve Ehli sünnet ve'l-Cemaat'ın cumhurunun görüşlerine dayanarak gerçeği açıklamaya gayret edelim istedim. Şöyle ki:
Tarih boyunca müslümanlar arasında Mehdî inancı pek yaygın bir şekilde süregelmiştir. Bu inanca göre ahir zamanda ehli beytten bir zat ortaya çıkacak, müslümanlar kendisine biat edip, etrafında toplanacak ve bütün islam memleketlerini birleştirip hakimiyetini sağlayacaktır.
Bu inanç gerçekten doğrudur. Çünkü; her ne kadar Buharî ile Müslim Mehdî hakındaki hadîslere yer vermemiş iseler de, Ebu Davud, Tirmizî, îbn-i Mace. el-Bezzar. Hakîm ve Taberanî gibi büyük muhaddisler onları tesbit etmişlerdir. Bu hadîslerin bir kısmı zayıf ise de, bir kısmı sahih ve diğer bir kısmı da basendir. Şevkanî gibi bazı alimlerin dediklerine göre Mehdi hakkında varit olan hadîsler mütevatirdir. Yani Mehdî hakkındaki Peygamber (sav)'in sözü kesindir ve sabittir, îbn-i Haldun gibi bazı kimseler Mehdî hakkında varit olan hadîslerin tümünü zayıf olarak görmüşlerse de bu doğru değildir'.
Mehdî hakkında varit olan hadîslerin bir kısmı şunlardır:
1) Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: Dünyada yalnızca bir gün kalsa bile, yeryüzünü zulmün kapladığı gibi adaletle dolduracak, ismi benim ismime, babasının ismi benim babamın ismine uyan benden veya ehli beytimden birisini göndermek için Allah (c. c.) o günü uzatacaktır(Ebü Davud).
2) Ali (ra) Peygamber (sav)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
zamandan sadece bir gün kalsa bile Allah (c.c.) mutlaka ehli beytimden bir adamı gönderecek ve o zulmün yeryüzünü kapladığı gibi adaletle dolduracaktır (Ebü Davud).
3) Ümmü Seleme. Peygamber (sav)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Mehdî ehli beytimden Fatıma'nın evladındandır(Ebü Davud).
4) Ebü Saîdi'l Hudri’den: Mehdî bendendir. Açık alınlı, kalkık burunludur. Yeryüzünü zulmün kapladığı gibi adaletle dolduracaktır. O yedi sene hükmedecektir.
5) Ebü îshak. Ali (kv)'nin oğlu Hasan'a bakarak şöyle dediğini rivayet ediyor: Oğlum Peygamber (sav)'in dediği gibi bir büyüktür. Onun sulbünden Peygamberin ismiyle isimlendirilen, ahlak bakımından O'na benzeyen fakat her yönden yaratılışta benzemeyen bir adam çıkacaktır.
6) Abdullah (ra). Peygamber (sav)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: Ehli beytimden ismi benim ismime benzer bir adam araplara hakim olmadıkça dünya gitmez (Kıyamet kopmaz) (Tirmizî).
7) Ebu Said el-Hudrî'den rivayet edilmiştir: Peygamber (sav)'in vefatından sonra büyük bir olayın olacağından endişe ettik. Bu sebeple Peygamber (sav)'e durumu sorduk. Cevaben buyurdu ki:
- Benim ümmetimde Mehdî vardır. Çıkıp beş, yedi veya dokuz yaşayacaktır.
- Bu nedir?(Yani beş, yedi veya dokuz nedir? Gün mü, ay mı, sene mi?) diye sordu. Peygamberimiz (sav):
- Senedir, dedikten sonra, Adamın biri gelip ey Mehdî bana ver, bana ver diyecek o da kaldırabileceği kadar eteğini dolduracaktır.(Tirmizî).
8) Ali (kv), Resulullah (sav)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
Mehdî ehli beyttendir, Allah onu bir gecede ıslah eder
(îbn'i Mace).
9) Said b. Museyyeb diyor ki: Biz Ümrnü Seleme'nin yanında Mehdî konusunu ele aldık, bunun üzerine Ümmü Seleme:
- Peygamber (sav)'in Mehdi Fatıma'nın evladındandır, dediğini işittim dedi. (İbn-i Mace)
10) Enes b. Malik'ten: Peygamber (sav)'in şöyle dediğini işittim:
Biz Abdülmuttalip oğulları ehli cennetin büyükleriyiz. Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi. (îbn'i Mace)
11) Sevban, Peygamber (sav)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:
Siyah sancakların Horasan tarafından geldiğini görürseniz ona katılınız. Çünkü içinde Allah'ın halifesi Mehdî vardır
(Ahmed ve Beyhaki).

Mehdî hakkında varit olan hadîslerin bir kısmım numune olarak zikrettik. Umum müslümanların inancı, fakihlerin görüşü ve ahad da olsalar bu kadar hadîs Mehdî'nin sübutu için kafidir. Ancak -yukardan da anlaşıldığı gibi- Mehdî hakkında varit olan hadîslerin bazıları zahiren birbiriyle çatışmaktadır. Çoğu Mehdî'nin Fatıma'nın zürriyetinden olacağını belirtiyor. Bazısı Mekke ve Medine'den söz ederken, bazılarıysa Horasan'dan bahsediyor. Bunun için Mehdî ile ilgili hadîsleri okuyan tereddüde düşüyor.

Deccal hakkında varit olan hadîsler arasındaki zahiri çelişki, Deccalın bir değil bir kaç kişi olduğu biçi-minde yorumlanarak hadîslerin yol açtığı tereddütler ifade edilmiştir. Mehdî hakkındaki hadîsler arasındaki çelişkinin de. Mehdî'nin bir değil, bir kaç kişi olduğu biçiminde yorumlanarak ortadan kaldırılmasına bir mani yoktur. Yani Mehdî bir değil, bir kaç kişidir. Bütün hadîslerin bir tek Mehdî'ye hamledilmemesi gerekir.
Hülasa ibn-i Hacer gibi zevatın ifade ettiklerine göre bir çok Mehdî vardır. Her zamanda bir iki Mehdî bulunabilir. Yalnız ahir zamanda gelecek olan büyük Mehdî birdir. Henüz gelmemiştir. Ne zaman geleceğini Allah (c.c.)'dan başka kimse bilemez. Hatta Ahmed b. Zeyn-i Dehlan bu hususta Mehdî'nin bile kendisinin Mehdî olduğunu bilemeyeceğinden bahisle şöyle diyor:
Mehdî'nin gelişini belli bir seneyle sınırlamak doğru değildir. Çünkü bu gaybî bir husustur, gaybı da Allah'dan başka kimse bilemez. Ne zaman geleceği hususunda Şari'den bir nas varit olmamıştır. Geçmiş alimlerden bir çoğunun tahminlere istinaden Mehdî'nin çıkışı için vakit tayin etmeleri hatadan beri değildir. Bu görüşler Peygamber (sav)'in Mehdî hakkındaki onun bir gecede çıkıp alemi ıslah edeceği hadîsine dayanır. Mehdî'nin bizzat kendisi bile Allah (c.c.) beyan etmedikçe beklenen Mehdî'nin kendisi olduğunu bilemez '.

Binaenaleyh şu veya bu adam Mehdidir. Veya Mehdî şu tarihte zuhur edecektir dememek gerekir. Böyle demenin bize hiç bir faydası yoktur. Yalnız Ömer b. Abdülaziz veya şu, veyahut da bu zat -büyük Mehdî'yi kastetmemek şartıyla- Mehdî'dir demekte de bir sakınca yoktur.


Hadîslerin beyan ettikleri gibi, Muhammed b. Abdullah ismini alan bir zatın ahir zamanda çıkıp beşeriyeti ıslah etmesi, yeryüzünü adaletle doldurması ve bütün İslam alemini birleştirip Allah'ın hakimiyetini yayması mümkün olduğuna göre onu uzak görmek ve Peygamber (sav)'in hadîslerini - Ahad da olsalar - red etmek anlamsızdır.

Ahad hadîslerin Peygamber (sav)'in sözü olup olmadığı şüphelidir. Bir veya birkaç kişi tarafından Peygamber (sav)'den nakledilmiştir. Yüzde yüz Peygamber (sav)'in sözüdür denilemez. Ama bu şuna benzer: Nasıl ki Kur'an ayetleri Allah (c.c.)'ın sözü olduğu gibi Buharî ve Müslim'in ittifak ettikleri hadîsler de o derecede kesin olarak Peygamber'in sözüdür denilemezse, hadîs-i ahad ile sabit olan bir hüküm de mütevatir veya meşhur hadîslerle aynı seviyededir, yüzde yüz Peygamber (sav)'in sözüdür, inkar eden kafir olur denilemez. Ancak onu, ayete ters düşmediği ve ferdin düşünce ve hissine göre değil de akla ve nakle muhalif olmadığı takdirde reddetmek de anlamsızdır. Hatta Ahad hadîsin Peygamber (sav)in sözü olması kuvvetle muhtemel olduğundan delilsiz olarak onu inkar eden kimse fasık olur.
Yalnız, tahmini olarak hergün bir Mehdî namzeti gösterip yaygara yapmak ve Allah'ın Mehdi olarak kabul etmediği bir kimsenin Mehdiliğini ilan etmek Allah'ın hukukuna tecavüz ve ölçüsüzlükten doğan bir cüretkarlıktır.

Yukarıda her ne kadar Şevkanî ve benzerlerinin Mehdi ile ilgili hadîsler mütevatirdir, onları inkar etmek küfürdür gibi sözleri zikrettiysek de ahad hadîslerle ilgili buraya kadar anlattıklarımızın ışığında şunu diyebiliriz: Mehdî hakkında varit olan hadîsler ahad hadîslerdir. Mütevatir değildirler. Bu sebeple onları inkar etmek de küfür değildir. Ancak demin dediğimiz gibi delilsiz olarak inkar etmek bid'attır.

Mehdî, dünyadan haberi olmayan ve meczup birkaç kişiyi etrafında toplayan bir kişi olmadığı gibi. sarhoş, ayyaş ve şehvet peşinde koşan bir kimse de değildir. O, ciddî olarak İslam'ın bütün hükümle-rine sarılan ve zamanın ahval ve şeraitine göre yetişip gelişen cesur ve mü'min bir liderdir.

 

14 - Kolonya abdesti bozarmı?
Cevap:
Kolonya Şafii Mezhebi ne göre kesinlikle caiz değildir , necistir.
Hanefi Mezhebi ne göre 2 görüş vardır.
a- alkol nispeti az olduğu için , şarap cinsinden olmadığı için ve. O alkoller sentetik olduğu için temizdir. Namaza mani değildir
b- Caiz değildir, necistir , diyen alimler de vardır.
Yine de ihtiyaten uzak durmak daha iyidir.

 

15 - Mastürbasyon, yani istimna caiz midir?
Cevap:
Mastürbasyon, yani istimna , diğer bir açıklama ile kişinin kendini el ile tatmin etmesi ahlak ve terbiyeye aykırıdır. Hanefi , Şafii ve Maliki Mezheblerine göre haramdır. Hanbeli mezhebinde ise zina korkusu olmazsa istimna etmek haramdır. Zina korkusu var ise ona düşmemek için mübahtır. Oruçlu iken yapılırsa orucu bozar. Gusül abdesti alınması da gereklidir.

 

16 - Ölenin ardından mevlid okutmak, mevlidde de de para karşılığı kuran okutmak doğru mudur?
Cevap:
Mevlid doğum yeri ve zamanı anlamlarına gelen bir kelimedir. Daha Hz. Peygamber’in zamanında onu öven şiirler yazılmaya başlamıştır. O’nun güzel vasıflarını dile getiren çok sayıda şiir (bunlara na’t da denir) sonraki devirlerde yazılmıştır. Peygamberimiz bu tür şiirleri yasaklamadığı gibi bilakis teşvik de etmiştir. Kab bin Züheyr ve İmam Busiri’nin Kaside-i Bürde’leri bu kabilden çok tutulmuş önemli şiirlerdir.

Türkler de İslam’ı kabul ettikten sonra Peygamberimiz’i öven onun hayat safhalarını anlatan şiirler yazmışlardır. İnsanlara bazı gerçekleri şiirin tılsımlı gücü ile anlatmak daha tesirli ve kolaydır. Tük dili ile yazılmış şaheser şiirlerden birisi de Merhum Süleyman Çelebimiz’in yazdığı Mevlid’idir. Son derece duygulu ve bir sanat harikasıdır. Her bir beyti bir ayet ve bir hadise telmihte bulunarak Hz. Peygamber’i son derece güzel bir şekilde anlatmıştır. Tarihi boyunca yirminin üzerinde (bütün Balkan dilleri dahil) dile de çevirilmiştir. Bu şiir üzerinde durmak, sohbet meclislerinde uzun uzadıya şerhetmek lazım, çocuklarımıza iyice kavratmamız gereklidir.

Müslümanlar güzel bir adet olarak bazı önemli meclislerinde bu Mevlid’i okumayı adet edinmişlerdir. Ancak öyle olmuş ki bu ibret alınması gereken bir ibadet tarzı olmaktan çıkmış, adeta tamamen bir adet yerini almıştır. Gönül manasını kavraya kavraya okunmasını ve anlamının anlatılmasını ister. Güzel geleneğimiz maalesef biraz bozulmuştur. Bunu aslına kavuşturmak daha uygun olur. Ama ne olursa olsun gerek Mevlid gerekse Kur’an’ı para ile okutmak ve okumak dinimizin doğru saymadığı bir davranıştır. Bundan kaçınılması gerekir.

 

17 - NEDEN BİR MEZHEBE UYMAK ZORUNLULUGUMUZ VAR?
Cevap:
Mezhepler , yani kişisel içtihadi görüşler, kişisel değerlendirmelerdir. İnsan standart bir makine olmadığı için normal olarak aynı sesi çıkarmayacaktır. Farklı değerlendirmeler normaldir. İctihad da bu türdendir. İctihadlar peygamberimiz zamanından itibaren çeşitlilik arzetmiştir. Çeşitli oluşu ümmete kolaylık ve rahmet olmuştur. Teke indirmek sıkıntı verir. Uygulama zorluğu ortaya çıkarır. Mezheb (kişisel ictihadi görüş) sahabe toplumunda da vardı. Sahabenin müctehidleri çok az sayıda idi. Diğer sahabiler onların görüşüne (mezhebine) tabi oluyorlardı. Mezheb olayı sanıldığı gibi ortaya sonradan çıkma değildir. Bir hak mezhebe uymamak cahilliktir. Cahillik tehlikelidir, sonu vehâmetli bir şey olur. Bir hak mezhebe uymuyorsa kişi , o kişi İmam-ı Azam mı?... Neden uymuyor? Kendi başına ayetleri hadisleri anlayacak kadar, mezhep kuracak kadar çok allâme bir insan mı?.. Değil. O zaman bilene uyması lazım!...

 

18 - Alevilik ve Şiilik hakkinda fazla bir bilgim yok..beni aydinlatirsaniz sevinirim.
Cevap:
Önce Şiîlikle Alevîlik’in, bugün sosyolojik mânâda birbirinden farklı şeyler olduğunu söyleyelim. Şia kelimesi taraftar, yardımcılar ve tâbiler anlamına gelen Arapça bir kelimedir. Alevî de Ali taraftarı manasınadır. Şiîlik Hz. Ali taraftarı gözükerek tarih sahnesine çıkmış, siyâsî, itikâdî, amelî bir oluşumdur. Kendi aralarında bir çok versiyonları vardır. Gulât denilen kesimi, Hz. Peygamber’i tanımamaktan tutunuz, Hz. Ali’ye ilahlık izafe edecek noktalara kadar varırlar. Suriye yöneticilerinin inançları bu açıdan gulâttır. İslâm akidelerine tamamen zıddır. Şii zümreler arasında en mutedil sayılanlar ise Caferilerdir. Bunlar amelde İmam Cafer Sadık hazretlerinin yolunu takip ederler. Bu günkü İran genel olarak bu çizgidedir. Sünni çizgi ile bunların ayrıldıkları noktalar itikadi meseleler değildir. Müslümanlardır. Fark daha çok siyasi (hilafet-imamet) ve ameli boyutlardadır.

Şii müslümanların gayretleriyle ihtida etmiş olan müslümanlara karşı tavrımız diğer müslümanlara karşı olduğundan farklı olmamalıdır. İhtilaf alanlarını gündeme getirmekten kaçınarak ortak alanlarımız üzerinde bir münasebet çizgisi devam ettirmek gerekir. Fakat ilişkilerin boyutuna göre şu ana tema üzerinde durmak yerinde olur:

Bir benzetme yapacak olursak, nasıl ki Hıristiyanlar Hz. İsa’yı ilahlaştırıyorlar bizim Peygamberimiz’i tanımıyorlar ve biz de Hz. İsa’yı tanıyor ve seviyorsak. Şiiler de Hz. Ali’yi diğer sahabilerden daha faziletli görüyorlar. Hz. Ebubekir ve diğer halifelerin halifeliği Hz. Ali’den, onun hakkı olduğu halde gasbettiklerini ifade ediyorlar. Hz. Ali’nin soyundan gelen 12 İmam’ın da yönetici oldukları, sonuncusunun kayıp olduğu ve sonradan ortaya çıkacağını beyan ediyorlar.

Eğer diğer sahabiler hakkında ileri geri konuşmalarda bulunuyorlarsa, bizim Hz. Ali’yi ne kadar sevip başımıza taç yaptığımız anlatılır. Diğer bütün sahabilerin de Hz. Peygamber’in zor zamanlarında yanında bulunmuş, İslam Dini’ni yaymış güzide insanlar olduklarını anlatalım. Sahabe hakkında önemli bir söz vardır, ‘onlar kılıçlarıylarını kana buladılar, biz de onların gıybetini yaparak dillerimizi kana bulamayalım’ diye. Onları sevip saymak bizim borcumuzdur, diyerek hayatlarını anlatmaya çalışalım.
Burada farklılıklarımızı anlatmak çok güç ancak şu kitapları tavsiye edebiliriz:

Muhammed Ebu Zehra’nın İslam’da İtikadi Mezhebler Tarihi,
Hayati Ülkü’nün İslam Mezhebleri Tarihi.

Alevilik deyince bugün çağrışım yapan, Türkiye’de, onbeşinci yüzyıldan sonra İran Safevileri tarafından körüklenerek Osmanlı topraklarında oluşmuş eski Türk gelenekleriyle bazı şii unsurların birleşmesiyle oluşmuş sosyolojik bir vakıadır. Bunlar her ne kadar Hz. Ali’yi sevip saydıklarını söyleseler de gerçekte onunla alakaları yoktur. Ancak biz Hz. Ali sevgisini işleyerek onlara da gerçek Ali’yi ve öğretilerini tanıtmalıyız. Onun yolunda gitmelerini tavsiye etmeliyiz.

Bu hususta tavsiye edeceğimiz kitap;
Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı’nın Türkiye’de Alevilik ve Bektaşilik isimli eseridir.

 

19 - Vehhabilik nedir?
Cevap:
Vahhabilik, XVII. yüzyılın sonunda Yemen ve Arabistan taraflarında ortaya çıkmış siyâsî ve itikâdî bir harekettir. Bu günkü Suud yöneticileri de genellikle bu akımın temsilcileridir. Zârihî ve Hâricî bir bakış açıları vardır. Kur’an-ı Kerim ayetlerini mecâzî manalarına yaklaşmaksızın olduğu gibi anlama meyli vardır. İnançlarında taassup gösterirler. Kendi görüşlerinde olmayanları tekfir ederler. Muhaliflerine karşı sert davranırlar. Haramı haram helali de helal kılan sadece Allah’tır. Hz. Peygamber’den sonra hiç kimsenin sözü din hususunda delil olamaz. Akaid konusunda kelam bilginlerinin sözlerine, helal ve haram konusunda fukahanın sözlerine itibar edilemez. Kur’an ve sünnete veya kaynaklara dönüş diye nitelendirilen bu metotta Kur’an ve sünnet üzerine yapılmış olan akla ve ilme dayalı yorumları reddetme vardır. Onlar nazarında ayet ve hadisleri tefsir ve tevil keyfîlik ifade eder. Dinin emirlerini uygulama imandandır. Bu nedenle, tembellik sonucu farz namazları kılmayan veya zekatını vermeyen kişi mümin olmaktan çıkar ve kafir olur. Bu inanç Vehhabileri kendilerinden olmayanlara karşı sert davranmaya itmiştir.

Vahhabi harekete dünya müslümanlarının pek azı tarafından benimsenmiş, günümüzde de yumuşayarak bazı değişikliklere uğramıştır.
Vahhabilerin amelde mezhepleri Hanbelî’dir. Kendisi de bir Hanbelî âlimi olan İbn Teymiyye’nin görüşlerini genellikle referans gösterirler.
Başından beri tasavvuf ve tarikatlaşma oluşumlarına cephe almışlardır. Çok peşin bir önyargı ile bu oluşumlara küfür damgasını vururlar.
Gelelim diğer sorunuza; dünyada ne kadar insan varsa o kadar duyuş, seziş ve ifade ediliş biçimi vardır. İnsanlar birbirinden ayrı yapılarda yaratılmışlardır. Öyleyse eğitimde uygulanacak yöntemlerde de farklılıklar olmalıdır. Ashab-ı kiramdan her birinin ayrı ayrı özellikleri ve fıtratları vardı. Büyüklük bu denli ayrı yaratılışa sahip insanları kendilerinden ödün vermeden, ortak değerlerde buluşturmaktır. Hz. Peygamber aynı soru karşısında ayrı ayrı sahabeye ayrı ayrı cevapları vererek ayrı ayrı cephelere yönlendirmiştir. İnsan makine değildir. Birinin hoşlandığı bir iltifatı diğeri kendisine yapılmış bir hakaret olarak kabul edebilir. Öyleyse her insanın yapısına göre bir irşad yöntemi geliştirmek gereği açıktır.

Necmeddin Kübrâ hazretleri ‘Allah’a giden yollar mahlukatın nefesleri adedincedir’ demiştir. Önemli olan farklılıkların güzelliler ve çeşnilikler olduğunu kavrayarak, insanları yönlendirebilmektir.

 

20 - Nazar ve Cinler hakkında bilgi verir misiniz?
Cevap:
1. Nazar (göz değmesi) haktır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir mezarlıktan geçerken, “burada yatanların üçte ikisi nazardan” buyurmuştur. Buradan anlaşılmaktadır ki, nazar ölüme bile sebep olur. Ancak buna karşı en büyük panzehir, Kur’an-ı Kerim okumaktır. Her gün Ayetelkürsi okuyan ve okunan ev nazardan korunur. Felak ve Nas sureleri bunun için tavsiye edilmiştir. Boncuk ve benzeri şeyler hoş görülmemiştir.
2. Cinler de Allah’ın yarattığı kendilerine göre yaşamları olan bir türdür. Biz insanlar bunları göremeyiz. Peygamberimiz hem insanlara hem de cinlere peygamber olarak gönderilmiştir. Onların da imanlısı, inançsızı vardır. “Uçan” anlamına gelen periler de, cinlerden güzel olan ve zarar vermeyenlere denilir. Kafirleri musallat olursa insanlara zarar verebilir. Onlardan korunmanın yolu da Kur’an-ı Kerim okumaktır. Yukarıda tavsiye edilen sureler bunlar için de geçerlidir.

 

21 - Oral (ağız ile) cinsel ilişki caiz midir?
Cevap:
Oral ilişki , eğer erkek ve kadın yıkanmış iseler o zaman mekruh olmakla beraber haram değildir. Ama eğer yıkanmamış iseler idrar vs. pisliklerin olması ihtimallerine karşı pisliğe bulaşmak haramdır.

 

22 - Organ bağışı caiz midir?
Cevap:
Organ bağışı bazı şartlarla caizdir. Organı alınacak şahsın rızâsı olması lâzım, hayatı bitmiş olması lâzım!.. Tam ölmeden orasını burasını alıp dağıtmak, kimsesi yok diye organlarını yağmalamak doğru değildir.
Ama hayatta iken de bazı kimseler organlarını bağışlayabiliyorlar. Fedâkâr bir anne, çocuğu yaşasın diye bir böbreğini aldırtıyor, ona bağışlayabiliyor. Bu fedâkârlığa dayanıyor. Kendi hayatı bir böbrekle de devam edebilirmiş diye, birisini veriyor. Olabilir.

 

23 - Tavla, blardo, okey gibi oyunları oynamak caiz midir?
Cevap:
Tavla oynamak Cumhuru ulemaya göre haramdır. Peygamber (SAV) : “ Tavla oynayan kimse sanki elini domuzun et ve kanı ile boyamış gibidir” buyurmuştur. Kumar ; oyun kağıdı , tavla ve benzeri şeylerle para karşılığında oynamaktır. Onunla oynamak büyük günahlardan birisidir. Çünkü bir oturmada büyük servetlerin yok olmasına ve birçok yuvaların yıkılmasına vesile olur. Kumar yoluyla kazanılan para haram olup sahibine iade edilmesi lazımdır.

Oynanacak bu tür oyunlar neticede zaman israfıdır. Eğer bu oyunlar namazı kılmaya engel oluyorsa haramdır. Camii cemaatini kaçırmaya vesile oluyorsa mekruhtur. Eğer iddia karşılığında oynanıyorsa zaten haramdır. Ancak bunların hiçbirisine vesile olmuyorsa bilardo vs gibi oyunlar başlıbaşına haramdır denemez.

Cenab-ı Hak buyuruyor: “Şüphesiz içki, kumar, dikili putlar ve fal okları şeytanın işinden bir pisliktir. Ondan sakınınız ki felaha kavuşabilesiniz”

Peygamber (sav) de buyuruyor. “ Bazı kimseler başkasının malına haksız olarak dalarlar, onlar için cehennem vardır

 

24 - Resim yapma ve müzik ile ilgili islamın görüşü nedir?
Cevap:
Öğrenim maksatlı olarak resim çizmek caizdir. Cansız resim çizmek her zaman caizdir.

İslam dinine göre düğün ve sünnet gibi sevinçli hallerde –erkek kadın beraberliği- olmamak şartı ile oynamak, kaval ve kudum gibi aletler kullanılark sevinç izhar etmekte bir mahzur yoktur. Sevinmek fitri birşeydir. İnsanoğlu sevincini gösterip, sıkıntılarını geriye ittiği bu tür zamanlara ihtiyaç gösterir.

Resulullah (SAV) bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır. “ Helal ile haramı birbirinden ayıran şey kudum çalmaktır.” Tirmizi.

İmam Rafii “El Aziz” adındaki kitabında şöyle diyor; “Kaval çalınıp çalınamayacağı ile ilgili 2 görüş vardır. Bunlardan birisi Bağaviye aittir ve o kavalın haram olduğunu söyler. Diğeri de İmam Gazali’ye aittir ki o da kaval çalmanın helal olduğunu belirtir. Bu iki görüşten Gazali’ninki daha doğrudur.Kef el Rüaa, s300

İbnü Hacer ve Kurtubi gibi alimler ise , tambur ve kemençe gibi fasık, ayyaş ve sefihlerin kullandığı çalgı aletlerini kullanmanın ve dinlemenin icma ile haram olduğu görüşünü ileri sürüyorlar. Kef el Rüaa, s306

Ebu İshak El Şirazi de bu hususta şunları söylüyor: “Ud ve tambur gibi çalgıları çalmak haramdır.” Peygamber (SAV) Efendimiz şöyle buyuruyor ; “Allah Teala ümmetime içkiyi, kumarı ve darıdan yapılan içki ile davul ve tamburu yasaklamıştır.”

Demek oluyor ki , insanın , şehvet ve arzularını tahrik etmeyen, aksine hüzün ve benzeri duygulara yol açan aletleri çalması dinlemesi caizdir. Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, insanın şehvet arzularını tahrik eden ve müslümanı sefih ve ayyaşlara yaklaştıran ve daha çok bu tip insanlar tarafından alet ve çalgıları kullanmak haramdır. Bu konudaki delil ise Peygamber (SAV) Efendimiz’in bazı hadisleri ve icmaı ümmettir. Bu konuda alimle ittifak halindedirler.

 

25 - Bekar bir gencim. Ruhi sıkıntı içindeyim, ibadetlerimi yapamıyorum.
Cevap:
Sebebi belirsiz sıkıntılar şeytandandır. Kararsızlık irade zayıflığından kaynaklanmaktadır. İrademizi kuvvetlendirecek yine ibadetteki intizamdır, bu hayattaki intizamı da beraberinde getirir. Oruç insanın ruhunu ve iradesini kuvvetlendirir. Bu tür şeyler yalnız yaşamaktan dolayı da olabilir. Hadisi şerifte “ Şeytan’ın yalnız insanı aldatması daha kolaydır” buyurulmaktadır. Eğer o yanlızlık sağlam bir irade ve ibadetle tahkim edilmez ise, insan için zararlı olur. Bilhassa 40 yaşından sonra telafisi , dönüşü zor iz ve eserler bırakabilir. Helalinden kendinize bir hayat arkadaşı, eş bulmanızı ve evlenmenizi tavsiye ederiz. Çünkü bekar insanlar için Hadis-i Şerifte “Bekarlarınız şerlilerinizdir” buyuruluyor. Bekarlık kendi başına potansiyel bir şer kaynağı oluşturur. Başka bir Hadis-i Şerifde “Evlenen kimse dinin yarısını korumuş olur” buyurulmaktadır. Camiiye , cemaate muntazam bir şekilde devamı tavsiye ederiz. Devamlı abdestli gezin ve en azından çevrenizde devamlı irtibat kurabileceğiniz salih kimseleri arkadaş ve dost edinin

 

26 - 10 yaşında oğlum var.Sürekli olarak, sıkıldım, sıkıntıdan delirecem, çıldıracam gibi sözler söylüyor. Ne yapabilirim?
Cevap:
Bu tür şeylerde dua ve ayetlerle kendi okuyarak veya bir başkasının okuması ile (Rukye) tedavi caizdir. Hatta ayet ve hadislerde olan bazı duaları yazılı olarak üzerinde taşıyabilir. Bundan kurtulmak Cenab-ı Hakk’ın yardımına bağlıdır. Maddi tedaviye de dikkat etmek lazımdır. Tıbbi tedavi gerekli olabilir.

Sebebi belli olmayan bu tür sıkıntı ve vesveseler şeytanidir. Hadis-i şeriflerde belirtilen , muteber dua kitaplarında olan duaları okumak ve okunmak faydalı olabilir. Bu arada M.Zahid Efendimizin “sıkıntılardan kurtuluş” isimli kitabındaki dualar tavsiye edilebilir. Bu hususta hadisi şeriflerde tavsiye edilen dua ve ayetlerin okunması, bu işin ticaretini yapmayan salih , güvenilir Hocaefendilerin tavsiyelerine müracaat edilebilir.

Hadisi şerifte “La havle vela kuvvete illa billah” yüz derde devadır, cennet hazinesidir, bunun en hafifi insandan üzüntü ve kederi gidermesidir” buyurulmaktadır.
Felak ve Nas sureleri hadisi şerifte tavsiye edilmektedir. Her gün sabah akşam 1 Ayetel Kürsi ile 5 Felak 6 Nas suresi okumak faydalıdır. Abdestli gezmek tavsiye edilir. Allah-u Teala yardımcınız olsun, acil şifalar versin .

 

27 - Kendimi hayattan kopmus gibi hissediyorun. Büyük bir boşluğun içindeyim.
Cevap:
Kendimizi kopmuş gibi hissetme vazifelerimizdeki ihmaldendir. Sevgi muhabbet ve adaba belki riayetsizliktendir. Hayatın zorluk ve meşakkatinde bile kendimizi hayattan tecir edemeyiz. Ye’s ve ümitsizlik dinimizde katiyetle yasaklanmış olup , kendimize mutlaka başta farz ve ibadetler olmak üzere hayata kendimizi onlarla bağlamak lazımdır. Yani zorluk , isteksizlik bizi ne ümitsizliğe , ne farzları terke, ne de vazifemizi ihmale götürmemeli . bize tatsız gelen şey yapmamız lazım gereken bir farz, üzerimize tevettü eden bir vazife ise gönlümüz istemese bize zor gelse bile onu yapmalıyız.

Yapacağımız işleri keyfimize gönlümüze göre değil , şeriat ve akıl ölçüleri dahilinde ölçüp hareket etmeliyiz. Aksi düşünce şeytandandır. Uymamak lazımdır. Bundan kurtulmak için devamlı abdestli gezmek, bilhassa gece teheccüt namazlarına itina ve ihtimam şeytanın üzerimizdeki bağların hepsini çözeceği hadisi şeriflerde belirtilmektedir.

 

28 - İslam'da rüya tabiri var mıdır?
Cevap:
Rüyalara göre amel edilmez. Müsbet noktada rüya ile amel etmek hususu da sadece o rüyayı gören içindir. Bir başkası için asla bağlayıcı olamaz. Çeşitleri vardır. Rahmani rüya vardır, şeytani rüya vardır. Gördüğümüz kötü rüyalardan Allah’a sığınırız. İyi rüyalardan da şımarmamaya çalışırız. Düşündüğümüz şeylerin kaderimiz üzerine etkisi olmaz. İnsan gördüğü rüyaya görü hayatını ve programını değiştirmemelidir.

 

29 - Saç Jölesi caiz midir?
Cevap:
Jöle eğer saçta bir tabaka oluşturuyorsa gusle manidir. Ayrıca başı meshederen abdeste de manidir. Ancak tabaka oluşturmuyorsa , saç ile suyun temasına engel olmuyorsa durum değişir. Burada önemli olan abdeste mani olacak şekilde saçta tabaka oluşturup oluşturmadığıdır. Eğer tabaka oluşturmuyorsa kullanılabilir.

 

30 - Sakal bırakmak farz mıdır? Kesmek haram mıdır?
Cevap:
Peygamber Efendimiz (SAV) bıyıklarınızı kısaltın sakalınızı bırakın” buyurmuştur. Sakal Hanefi , Hanbeli ve Maliki mezhebine göre vaciptir. Şafii mezhebine göre ise vacip değil sünnettir. Bırakmayan günahkar değildir. Sakalın kesilmesi, kazınmazı haramdır, kesilmemesi lazım. Ama memurdur , polistir, askerdir, öğrencidir ; mecburdur. O zaman kesiliyor ama Allah’dan af dileyerek kesmek lazımdır. Bırakılması ise sünnettir, ister az olsun ister bir tutam olsun. Hiç haram sünnetten üstün olur mu

 

31 - Bir musluman bayan bir alevi ile evlenebilirmi. O alevi arada sirada cumasina gidiyor ve namaz kiliyor.
Cevap:
Müslüman bir hanım ancak müslüman bir kimse ile evlenebileceğinden önce müslümanı tanıtmamız lazımdır. Müslüman, İslam dninin bütün kesin hükümlerini kabul edip hiç biriisini reddetmeyen kimsedir. Yani namaz, oruç , zekat, hac, abdest, gusul ve benzeri emirleriyle , katl , zina , içki , faiz , ve benzeri nehiyleri kabul edip onlara inanan kimsedir. Ama zikredilen şeylerin tümünü veya bir kısmını kabul etmeyen kimse müslüman sayılmadığı gibi onunla evlenmek de caiz değildir. Evlenme vaki olduğu takdirde evlilik hayati gayri meşrudur. Bunun adı ister sünni olsun, ister alevi olsun. Demek ki evlenmenin ölçüsü İslam’dır. Maalesef bugün yurt içinde veya yurtdışında birçok müslüman hanım, durumunu sormadan ve İslam’ın hükmünün öğrenmeden müslüman olmayan kimse ile evlenir ve kendini kıyamete kadar Allah’ın lanetine müstehak eder. Bu verdiğimizi bilgiler ölçüsünde evleneceğiniz kişinin durumunu değerlendirebilirsiniz.

 

32 - Evlerimizde bulunan televizyon ve bilgisayar için ne dersiniz?
Cevap:
Meşgul edici zararlardan korunmak lazım. Bilgisayar günümüz insanı için vazgeçilmez bir iletişim ve kullanım aracıdır. Televizyondaki gereksiz programlarla vakit kaybetmektense, bugün kütüphaneden radyoya, ticaretten alışverişe kadar tüm alanları içinde bulunduran bilgisayar ve onun yararlı programları ile ilgilenmek çok daha faydalıdır. Kendinizi mesleğinizle alakalı bilgisayar programları konusunda yetiştirmenizi tavsiye ederiz. Bilgisayarda artık Kur’an-ı Kerim mealinden tefsirine kadar birçok hazır programlar bulunmaktadır. Bu konularda kendinizi geliştirmenizi , televizyonu ise mecbur kaldıkça haber izlemek vs. için kullanmanızı tavsiye ederiz.

 

33 - Başörtüsü yasağı sebebiyle eğitimimi tamamlayamadım. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Cevap:
Bilindiği gibi Nur suresinin 31. ve Ahzap suresinin 33,35 ve 59. ayetlerinde kadınların örtünmeleri , vücutlarının ziynet yerlerini yabancılara göstermemeleri emredilmektedir. Bu konuda birçok hadis de vardır. Allah Kur’an-ı Kerimde kadınların vücutlarını örtmelerini emredip , başkalarına göstermelerini yasakladığına göre onların avret mahallerini yabancıların görebileceği şekilde açmaları haramdır. Zaruret olmadıkça avret sayılan bir uzvun tamamını ya da bir kısmını açamazlar.

Zaruret, yasak olan bir şeyi yapmadığı takdirde helaki veya helake yaklaşmayı gerekli kılan şeydir. Ali Haydar Mecelle Şerhinde zarureti aynen şu şekilde tarif etmiştir: “Zaruret; memnu tenavül etmediği takdirde helaki müstelzim olan haldir.”

Buna göre İslam’a hizmet etmek gayesiyle de olsa İslam’a taban tabana zıt düşen, kadının namahrem yerlerini ve avretini açmaya zorlayan okullarda okumanın zaruret kabul edilmesi mümkün değildir. Ayrıca kadınların mutlaka bilmesi gereken şeyleri, avret açmayı gerektirmeyen okul ve kurslardan öğrenmeleri pekala mümkündür. İslam hizmeti böyle bir yol ile ifa edilemez. Ayrıca İslam tarihi hiçbir resmi tahsili olmadığı halde kendisini özel olarak yetiştirip İslam’a ve ilme hizmet eden kadınlarla doludur. Şüphesiz kadınların avret açma ve ihtilat gibi İslam’ın yasakladığı şeyler olmazsa okutulmaları gerekli ve okumaları zaruridir, bunda büyük faydalar da vardır. Ama bu haramı işlemeyi tecviz etmez. Bilindiği gibi “Zararları gidermek, maslahatları celp etmekten evladır” diye meşhur bir fıkıh kaidesi vardır. İslam’ın yasaklara gösterdiği itina, emirlere gösterdiği itinadan daha büyüktür. Hz. Peygamber (SAV) Efendimiz bir hadisi şerifinde “Ben size bir şey emrettiğim zaman ondan gücünüz yettiği kadarını yapınız. Birşeyden nehyettiğim zaman da ondan kaçınınız” buyurur.

Bundan dolayı meşakkati defetmek için vacibi terk etmek caizdir, ama günahları, özellikle büyük günahları işlemekte müsamaha yoktur. Bezzazi’nin ifadesine göre avret yerini örtecek bir şey bulamayan kimse , nehir kenarında da olsa istincayı terk eder. Çünkü yasak , emre tercih edilir. Kadına gusul gerekse ve erkeklerden gizlenecek bir yer bulamazsa guslü terk eder.

Demek oluyor ki , bir haramı işlememek için farz bile terk edilir. O halde sadece umulan bir maslahat için nassların haram kıldığı bir şeyin işlenmesi tecviz edilemez. Bize göre bu her okul için aynıdır. Müslümanların , kadınların başlarını açabilmeleri için İslam’ın hükümlerini zorlayacakları yerde, kadınların İslami kiyafetler içerisinde okuyabilmelerinin çarelerini araştırıp bu yolda gayret sarfetmeleri gerekir.

Ancak, en nihayetinde okuma talebi tercih edilecekse , çaresiz kalınıyorsa kadını süslemeyen , cazip ve çekici kılmayan bir peruk kullanılabilir. Ancak boyunlarının yine kapalı olması lazımdır. Peruk da insan saçından yapılan peruk olmamalı, hayvan saçından veya sentetik malzemelerden yapılmış olması gerekmektedir.

 

34 - Unutkanlığın sebebi nedir? Kurtulmak için ne yapılabilir?
Cevap:
Adap kitaplarında bazı şeylerin unutkanlığa sebep olacağı ifade ediliyor. Mesela bunlardan olmak üzere mezar taşı okumak, tuvalette çişine bakmak gibi . Unutkanlık için ekşi yenmemesi tavsiye edilir. Üzüm siyah üzüm ve leblebi yenmesi tavsiye edilir. Unutkanlığın sebeplerinden birisi de meselelere dikkatsiz ve lakayit yaklaşmaktandır. Bu hususta doktorların tavsiyelerine de müracaat edilmelidir.

İmamı Şafii hazretleri bir şiirinde çok zeki iken birden okuduğunu ezberleyememe durumunu hocası Vekia şikayet ettiğinde , hocam beni haramları terk etmeye irşad etti diyerek haramların unutkanlık sebebi olduğunu işaret ediyor . Bir hadisi şerifte hazreti Ali Efendimiz unutkanlıktan Peygamber (SAV) Efendimize şikayette bulundu , Peygamber (SAV) Efendimiz de ona Cuma gecesinde 4 rekat namaz kılmasını , Yasin, Vakıa ve Hadid surelerini namazda her rekatta okumayı ve bunu birkaç hafta devam ettirmesini tavsiye ettiler. Ondan sonra bir daha duyduğumu unutmadım diyor hazreti Ali Efendimiz

 

35 - Vesveseden nasıl kurtulabiliriz?
Cevap:
Felak ve Nas sureleri hadisi şerifte tavsiye edilmektedir. Her gün sabah akşam 1 Ayetel Kürsi ile 5 Felak 6 Nas suresi okumak faydalıdır. Abdestli gezmek tavsiye edilir. Şeytanın insana en büyük tasallutu vesvese sureti ile olur. Vesveseye sebebiyet verecek şeyleri ortadan kaldırmak lazımdır. Vesveseli konularda ciddi ve kesin bilgi sahibi olmak lazımdır. Aklınıza kotu şeylerin gelmesi kotu vesvesedir. Kotu vesvese yine şeytandan gelir. Sizin o vesveseden ikrah etmeniz imanınızdan kaynaklanır. Vesveseye aldırmadan ibadetinize devam edin. Vesvesenin gitmesi için çokça dua edin. Büyü söylentilerine de aldırmayın.Hadis-i şeriflerde belirtilen , muteber dua kitaplarında olan duaları okumak ve okunmak faydalı olabilir. Bu arada M.Zahit Efendimizin “sıkıntılardan kurtuluş” isimli kitabındaki dualar tavsiye edilebilir. Bu hususta hadisi şeriflerde tavsiye edilen dua ve ayetlerin okunması, bu işin ticaretini yapmayan salih , güvenilir Hocaefendilerin tavsiyelerine müracaat edilebilir. Hadisi şerifte “La havle vela kuvvete illa billah” yüz derde devadır, cennet hazinesidir, bunun en hafifi insandan üzüntü ve kederi gidermesidir” buyurulmaktadır. . Bazen vesvese kişilerin eksik bilgisinden de kaynaklanabilir. Mesela namazında , abdestinde vesveseli olan bir kimse abdest ve namazın farz ve vaciplerini iyi bilecek, bunun dışında akla gelen tereddütlere itibar etmeyecektir. Bilginizin olmadığı konularda dini kitaplar okuyarak veya bir bilene sorarak aklınızdaki soruları bertaraf edebilirsiniz.

 

36 - Erkeklerin yüzük takmasının hükmü nedir?
Cevap:
Erkekler için gümüş dışında yüzük kullanmak caiz değildir. Ancak, gümüş yüzük takmak, erkek ve kadın için mübah ise de , bildiğimiz sarı altın yüzük takmak erkek için kesinlikle haram, kadın için helaldir.Beyaz altın yani pırlanta veya platin erkek için caizdir. Demir , tunç ve kurşun yüzük takmak, sünnet değilse de mubahtır

 

37 - Zina hakkında açıklayıcı bilgi verirmisiniz?
Cevap:
Bu başlıbaşına bir konudur. İşin hukuki, ahlaki , fıkhi , içtimai vs. birçok boyutu vardır. Burada size özet olarak bilgiler vereceğiz. Detaylı bilgi Ali Rıza Demircan Hocanın “İslam’da Cinsel Hayat, Ömer Nasuhi Bilmen Hocanın Sılahat-ı Fıkhiye isimli kitaplarına müracaat edin. Hadis kitaplarında ve Kura’nı Kerim’de ilgili ayetlere de bakabilirsiniz.
Zina akıl hastası olmayan,erginlik çağına ulaşmış kadın ve erkeğin nikahsız cinsel ilişkisidir. Buna fuhuş ta denilir. Zina toplumsal çözülmenin belirtilerinden biridir.
İslam'ın koyduğu beş temel esastan biriside ırz ve neslin korunması ilkesidir. Bu korumanın gerçekleşmesi için de tarafların evli olması şartı aramaksızın karşı cinsler arasında bütün evlilik dışı cinsel ilişkinin yasaklanması gerekir. Hem zina sadece tarafları ve tarafların yakınlarını ilgilendiren şahsi bir suç değil, bu tüm toplumu,toplumun temel nüvesi aileyi kökünden sarsan,insanlardaki namus ve iffet duygusunu rencide eden ahlaksızlığın yayılmasını hızlandıran toplumsal bir beladır. Böyle olduğu için de İslam dini evliliği kolaylaştırmış maddi ve manevi yönden teşvik etmiş fakat cezaları farklı da olsa hem bekarların hem de evli ve dulların evlilik dışı cinsel ilişkilerini şiddetle cezalandırmıştır. Cenabı Hak buyuruyor:''Zinaya yaklaşmayın doğrusu o büyük bir hayasızlıktır,kötü bir yoldur. İsra Suresi Ayet 32
''Gerçekten Müminler Allah yanında bir başkasını ilah edinip ona kulluk etmezler. Ölümü hak edenler dışında, Allah'ın haram kıldığı cana kıymazlar. Zina etmezler. Bunları yapan günaha girmiş
olur .'' Furkan Suresi ayet 68
Allah Resulü buyuruyor: ''Allah kullarına manen yaklaşır, tövbe edenleri af eder ancak zina eden kişi ile haraç alanı af etmez.'' Ettergib Vetterhib 3/271 ''Zina ve faiz bir şehirde açığa çıktığı zaman,onlar Allah'ın azabını kendilerine vacip kılmış olurlar .'' Ettergib Vetterhib 3/278 ''Aralarında 'piç' çoğalmadıkça,ümmetim hayırdan ayrılmaz. Onlar arasında zina çocuğu yayıldığı zaman, Allah'ın onları yaygın bir azaba uğratması çok sürmez.'' Ettergib Vetterhib 3/277 ''Zina üzerinde devamlı Israr eden kimse puta tapan kişi gibidir.'' Ettergib Vetterhib 3/277 ''Muhakkak ki yedi kat gökler ve yedi kat yerler zina eden yaşlıya lanet ederler. Şüphesiz zina edenlerin avret yerlerinin çirkin kokusu,cehennem halkını bile rahatsız eder.'' Ettergib Vetterhib 3/276
İslam dini iki cins arasında gayr-i meşru yakınlaşmayı doğuracak durumları, bakmayı dokunmayı, bir arada bulunmayı yasaklamıştır. Allah Resulü şöyle buyuruyor ''Gözün zinası bakmaktır. Kulakların zinası dinlemektir. Dilin zinası konuşmaktır. Elin zinası tutmaktır. Ayağın zinası da yürümektir.'' Buhari İstizan 12 Bir başka hadis-i şerifte ise ağzın zinasının öpmek olduğu Müsnedi İbni Hanbel 2/343 belirtilmiştir.
Kadın erkek ilişkileri genellikle bakmakla başlar. Bunun için gözü haramdan korumak, zinadan korunmanın ilk şartıdır. Zinaya götüren diğer yollar dokunmak,dinlemek gibi işlerdir. İnsanın kendi helali olmayan erkeğe veya kadına dokunması sesini dinlemesi onda meşru olmayan eğilimler meydana getirebilir onu tahrik edebilir.
İslam bir birine haram olan iki kişinin bir arada oturmasını,üçüncü bir şahsın bulunmadığı bir odada bulunmasına izin vermez. Birbirlerine haram olan kadın ve erkek akraba da olsalar asla yalnız kalmamalıdırlar.
Zina eden bekarlara verilecek şer'i ceza:
İslam bekar erkek ve kadınların zina suçu için yüz değnek-kırbaç cezası, getirmiştir. Cenabı Hak buyuruyor:''zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Allah'a ve ahret gününe inanıyorsanız Allah'ın dini konusunda o ikisine acımanız tutmasın. Onların ceza görmesine müminlerden bir toplulukta şahit olsun.'' (10)
İslam alimleri bu ayette anlatılan cezanın, bekar olup da zina eden erkek ve kadınların cezası olduğunu, evli veya dul erkek ve kadınların zina cezasının ise taşlanarak öldürülme olduğunda görüş birliği içindedir.
Zina eden evlilere verilecek şer'i ceza:
İslam/evli veya dul erkek ve kadınların zina suçu için,taşlanarak öldürme cezasını getirmiştir
Allah Resulü buyuruyor ''Benden öğrenin,benden öğrenin! Allah kadınlara bir yol açmıştır. Bekarla bekar zina ederse yüz değnek ve bir yıl sürgün evli ile evli (veya dul ile dul) zina ederse yüz değnek ve taşla recim var.'' Bulugul Meram 4/9
Ebu Hureyre ile Zeyd bin Halid-i Cüheni'den rivayet olunduğuna göre çöl Araplarından bir adam Resulullah'a gelerek: 'Ya Resulullah Allah aşkına senden hakkımda ancak Allah'ın kitabıyla hüküm vermeni dilerim.'' dedi. Ondan daha anlayışlı olan diğeri:''Evet aramızda Allah'ın kitabı ile hükmet ve bana müsaade buyur dedi. Resulullah:''Söyle?'' dedi. Adam:''Benim oğlum bu adamın yanında çırak idi ve onun karısı ile zina etti. Ben oğlumun recm edileceğini haber alınca onun namına yüz koyunla bir cariye fidye verdim. Sonra bilenlere sordum,oğluma yüz değnek ile bir sene sürgün lazım geldiğini bunun karısına da recm gerektiğini bana haber verdiler. dedi. Bunun üzerine Allah Resulü şöyle buyurdu:''Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki aranızda derhal Allah'ın kitabıyla hükmedeceğim. Cariye ile koyunlar sana iade olunacak; oğluna da yüz değnek ve bir sene sürgün gerek. Ey Enescik haydi şu adamın karısına git eğer itiraf ediyorsa onu recim ediver.'' Bulugul Meram 4/8
Hz.Ebu Bekir'den rivayet olunmuştur.''Maiz bin Malik Resululah'a gelerek bir defa (zina) itirafında bulundu. Ben de Resulullah'ın yanında idim. Allah Resulü onu geri çevirdi. Sonra tekrar gelerek onun yanında ikinci defa itiraf da bulundu.Allah Resulü onu yine geri çevirdi. Sonra gelerek onun yanında üçüncü defa itirafta bulundu. Allah Resulü kendisini yine geri çevirdi. Bunun üzerine ben ona:''Eğer dördüncü defa da itiraf edersen Resulullah seni recm eder dedim. O dördüncü defa itirafta bulundu. Resulullah ona sordu:''0nunla yattın mı?''' Maiz:''Evet'' dedi.Resulullah:''Tenini tenine dokundurdun mu ? 'Maiz:''Evet' Resulullah:''0nunla cinsi münasebette bulundun mu?'' Maiz:''Evet Resulullah: ''Zina nedir bilir misin ? ''Maiz; ''Evet bir adamın karısına helal olarak yapağını ben ona haram olarak yaptım.'' dedi. Resulullah;''Bu sözle ne demek istiyorsun? Maiz: Beni temizle Ya Resulullah!'' dedi. Allah Resulü Maiz'in recmini emretti ve recm edildi. Bulugul Meram 4/15
Zinanın dinen ne kadar çirkin kabul edildiği ona verilen cezayla anlaşılmaktadır. Ancak zina suçunun cezasının verilebilmesi için zinanın İslam'ın hakim olduğu bir toplumda yapılması ve 4 adil şahidin şahitliği ile ispatlanması gerekmektedir.İslam devletinin haricinde yapılan zinalara bu cezalar uygulanmaz. Ayrıca şahitlerin zinanın sübutunu tam olarak görmesi gerekmektedir. Bir yorgan içinde iki kişiyi görseler, yorgan inip kalksa dahi onlar hakkında zina şahitliği yapamazlar. Çünkü zina tenasül uzuvlarının birleşmesi ile sabit olur. Oysa yorganın altında bu olayın gerçekleşip gerçekleşmediği bilinmez. Bu derece yakinen bir zina olayına şahit olmak ise çok nadirdir. Zaten İslam'ın hakim olduğu bir toplumda zinanın bütün yolları kapatılmıştır. Müslümanların canı devletin güvencesindedir. Dolayısıyla evlenemeyecek durumda olan kişiler devlet tarafından evlendirilecektir. Buna rağmen zina yapılırsa cezası daha bu dünyadayken verilerek ahret azabından kurtuluş mümkün olacaktır. Nitekim yukarıdaki hadiste Maizin beni temizle demesi de onun ahrete olan inancını ve cezasını bu dünyada çekmek istediğini göstermektedir.
İslam'ın hakim olmadığı yerlerde yapılan zinalara ceza uygulanmaması böyle yerlerde zinanın helal olmasından dolayı değildir. Bilakis onun cezası ahrete kalacak ve orada cezalandırılacaktır.
Allah c.c tüm Müslüman kardeşlerimizi zina gibi bütün büyük haramlardan uzak edip muhafaza eylesin (Amin)

 

38 - Bildiğim kadarıyla İslamda daha önce zina yapmış birisi(evlilik öncesi cinsel ilişki) ancak daha önce zina yapmış birisi ile evlenebilir. Burda kadın veya erkek ayrımı yok diye biliyorum. Bu konuda bilgi verir misiniz?
Cevap:
İslamda bir kimse zina etmiş ise, sonradan da tevbe edip dönüş yapmış ise mutlaka zina etmiş bir kadınla evlenmesi söz konusu değildir. Hatta iffetli bir kadın bulmaya gayret etmesi gerekir. Ancak ayeti kerimelerde şöyle bir olaydan bahsedilmektedir; muhterem bir hanıma zina etti diye söylenmişti. Bunun için ayette “o iffetli hanım böyle bir zina yapmamıştır ve zina yapan hanım ancak zani olan kimseye yakışır” buyurulmuştur. Burada kasıt şudur. Zina isnad edilen muhterem hanımın beyi de çok büyük ve muhterem bir insan idi. Ayette denilmek isteniyor ki “hiç böyle muhterem bir beyin hanımı zani olur mu, olsa idi o kadın bu beye değil ancak zani bir beye layık olurdu” şeklinde kocanın Allah katındaki değerini ifade etmek manasında kullanılmıştır. Yoksa zina etmiş bir kadın ancak zina etmiş bir erkekle veya zani bir erkek ancak zani bir kadınla evlenebilir şeklinde düşünülemez...




iskenderpasa.com Hukuki Şartlar | İletişim Yardım | Site Haritası
Copyright 2000-2009 Server İletişim A.Ş. Her hakkı mahfuzdur. All Rights Reserved. Sık Kullanılanlara Ekle | Tavsiye Et