19 Şaban 1431 | 31 Temmuz 2010
89CADE1A-BFD6-47AF-AA5E-7FAB6EDCDDBC
Üye Girişi
|
Üye Ol
ANA SAYFA
KUR'AN-I KERİM
Okuyun
Dinleyin
Bilgilenin
SON PEYGAMBER
TASAVVUF
Tasavvufa Dair
Yolumuzun Esasları
Silsile-i Şerif
Hatm-i Hacegan
Evrad-ı Şerif
M. ZAHİD KOTKU (RH. A.)
Hayatı
Fotoğrafları
Kitapları
Sohbetleri
M. ES'AD COŞAN (RH. A.)
Hayatı
İslam Anlayışı
Tasavvuf Anlayışı
Hizmet Anlayışı
Kitapları
Başmakaleleri
Sohbetleri
Fotoğrafları
Anma Programları
M. NUREDDİN COŞAN
SIK SORULAN SORULAR
Soru-Cevap
Sık Sorulan Sorular
Soru-Cevap
>
Sık Sorulan Sorular
AKAİDLE İLGİLİ KONULAR
SORU: İman nedir? Üzerine ne gibi şeyler terettüp eder, kısaca açıklar mısınız?
CEVAP:
İman, Cenabı Allah'ın, vahiy meleğinin aracılığı ile Hazret-i Muhammed (sa.)'e gönderdiği semavî hükümlere kesin olarak inanıp tasdik etmektir. Bir kimse Kur'ân-ı Kerîm ve mütevâtir sünnet ile sabit olan bir hükmü inkâr ederse mü'min değildir. Mü'minlere terettüp eden ahkâm da kendisine terettüp etmez. Meselâ oruç, namaz ve benzeri farzları inkâr eden veya içki ve faiz gibi yasakları kısmen de olsa mubah gören kimse, İslâm'ın hududu dışında kalıp müslümanlarla olan manevî bağı koparmış olur. Bu sebeple müslümanlara varis olamaz, cenaze namazı kılınmaz, müslüman mezarlıklarında defnedilmez ve onlarla evlenemez. İslâm'a inanmadığı halde kendine, müslüman görüntüsü veren Abdullah bin Ubey, ölüm döşeğinde iken Peygamberimiz ile görüşmek istedi. Bunun için yanına giden Peygamber (sa.) den kendisinin cenaze namazını kıldırmasını istedi. Peygamber (sa.) de bu teklifi kabul etti. Öldüğünde Peygamber (sa.), cenaze namazını kıldırmak için ayağa kalktı. Fakat İslâm'a karşı samimi olmadığı için Cenâb-ı Hak, Peygambere, onun cenaze namazını kıldırmasını yasaklayarak şu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu: "Asla onlardan (münâfıklardan) ölen kimse üzerine cenaze namazını kılma."
SORU: Müslümanlardan uzak bir yerde yaşayıp, İslâm'ın ne olduğunu bilmeyen kimse, kıyamet günü Allah katında sorumlu olacak mı?
CEVAP:
İslâmiyetten önce iki Peygamberin bi'seti arasında yaşayan ve hiç birisine yetişmemiş olan kimse, ehli fetrettir. Ehli fetret ibâdet ve ahkâm ile mükellef değildir. Bu hususta ulemâ ittifak halindedirler. Fakat, Allah'a (cc) İmân etmekle mükellef olup olmadığı hakkında ihtilâf vardır. Mâtüridi'ye göre ehli fetret, ibâdet ve ahkâm ile mükellef değil ise de Allah'a İmân etmekle mükelleftir. Çünkü Cenabı Allah'ın, kendilerine verdiği aklı kullanıp yer, gök ve içindekilere ibret nazarı ile baktıkları takdirde Allah'ın varlığını idrâk edebileceklerdir. Bunun için aklını kullanmayıp tevhid belgelerini ihmal eden kimse Allah'ın indinde mesul olacaktır. Halimi "Minhâc" adlı kitabında şöyle diyor: "Akıl sahibi olan bir kimse Allah'a yapılmış bir daveti duyduğu halde doğruluğunu ispatlamak için aklını kullanmazsa daveti reddetmiş sayılır." Matüridiyye'nin en güçlü belgesi Peygamber'in cahiliyet devrinde putlara tapmış olan kimselerin cehennem azabına müstahak ve ehli dalâlet olduklarını haber vermesidir. Eş'ariyye ile Şâfi'î ulemâsına göre ehli fetret Allah'a İmân etmekle de mükellef değillerdir. Çünkü insanları Peygamber vasıtasıyla İmâna davet eden Allah Teâlâ bunları (Ehli fetreti) davet etmemiştir. Akıllarına dayanarak Allah'a imân etmedikleri takdirde sorumlu olmamaları gerekir. Kur'ân-ı Kerimde şöyle buyruluyor: "Biz bir elçi göndermedikçe hiç bir kimseye âzâb etmiş değiliz." Peygamber'in (sa.) bi'setinden sonra İslâm'dan haberi olmayan kimseler de ehli fetret gibi sayılır. Keşfedilmeden önce Amerika halkı gibi. İmâm Gazali şöyle demektedir: Peygamber'in (sa.) bi'setinden sonra (inanmayan) insanlar üç sınıftır: Birinci Sınıf: Peygamber (sa.)'in davetini duymamış, kendisinden haberdar da olmamıştır. Bu sınıf kesin olarak cennetliktir. İkinci Sınıf: Peygamber (sa.)'in davetini, gösterdiği mucizelerin durumunu ve güzel ahlakını duymuş olmakla beraber imân etmemiştir. Aramızda bulunan ehli küfür gibi bu sınıf kesin olarak cehennemliktir. Üçüncü Sınıf: Biz Müslümanlar. Deccâl'in ismini duyduğumuzda nefret ettiğimiz gibi (haşa) onlar da Peygamber'in (sa.) isminden öylece nefret ediyor. (Çünkü onlar, Peygamber (sa.)'in aleyhinde yapılan menfi propagandalardan başka bir şey duymamışlardır). Kimse onlara doğrusunu söyleyip onları heveslendirmemiştir. Bunların da ehli Cennet olacaklarını umarım.
SORU:
Halkın dilinde, "Kâlü belâdan beri imân ettim" şeklinde dolaşan bir söz vardır. Bu söz doğru mudur ve mânâsı nedir?
CEVAP:
Bu söz doğrudur. Kur'ân-ı Kerîm ile sabittir. Araf sûresi 172-173. âyetlerinde şöyle buyrulmaktadır: "Rabbin Ademoğullarının sulbünden soyunu çıkarıp onlara, 'ben sizin Rabbiniz değil miyim?' demiş ve buna kendilerini şahit tutmuştu. Onlar da 'evet şahidiz' demişlerdi." Müfessirlerin çoğu bazı hadîslere istinad ederek bunu şöyle açıklıyor: Cenabı Allah Hz. Adem'i yarattıktan sonra zerrecikler halinde bulunan zürriyetini sulbünden çıkararak kendilerine hitap edip buyurdu ki: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" onlar da, "Evet, sen bizim Rabbimizsin" dediler. Bu açıklamaya göre, gerçekten Cenabı Allah ile ruhlar arasında böyle bir muhavere vaki olmuştur. Yukarıda da beyân ettiğimiz gibi, bu muhavere ve misak dünyada, Hz. Adem'i yarattıktan sonra olmuştur; ruhların İmânı da o zamanda olmuştu. Yalnız İbn'i Kesîr'in de ifâde ettiği gibi bu hususta vârid olan hadîsler, merfû değil mevkufturlar. Bunun için selef ve halefin bazı âlimleri "Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Evet, sen bizim Rabbimizsin" tarzındaki soru ve cevap; "kal" ile değil, "hal" iledir. Yani Cenabı Allah'ın yarattığı bu kâinat, manzümesiyle rububiyetini ilân edip ispatlıyor ve insanların fıtrat ve duyguları Allah'ın, kâinatın rabbi ve tek olduğunu kabul ediyor. Yani insan bozulmamış ise ruh ve duygusunda bu gerçeği bulabiliyor. Demek ki, bu misak ve ahd "kavli" değil, fıtrîdir; yoksa kavlî olsaydı, insanın aleyhine hüccet olabilmesi için vaki olan bu misâkı hatırlayıp bilmesi gerekirdi. Hâlbuki biz insanlar böyle bir şeyin vaki olduğunu bilemiyoruz. Heytemî "el-Fetava'l Hadîsiyye" isimli kitabında, Kadî Beydavî'yi ağır bir dille suçlayarak bu görüşün, âlimlerin çoğunun görüşüne aykırı bir görüş olduğunu ifâde ediyor. Bazı kimseler "Kâlü Belâ" meselesini şöyle anlatırlar: "Cenabı Allah insanların vücutlarını yaratmadan önce onların ruhlarını ervah âleminde yaratmış ve tümüne hitaben şöyle demiş: "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" Onlar da cevaben "Belâ" yani, "evet" demişler. O zaman da ruhlar Allah'a imân ederek O'nun birliğini ve Rab'ları olduğunu îlân etmişlerdir. Bu söz her ne kadar yaygın bir halde ise de esası yoktur. Ayrıca Âyet-i Kerime bunu yalanlamaktadır. Çünkü yukarda belirttiğimiz gibi âyetin mânâsı Rabbin Ademoğullarının sulbünden soyunu çıkarıp onlara: "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" demiş. Yani Allah Hz. Adem'i ve oğullarını yaratıp dünyaya yerleştirdikten sonra bu soru ve cevap vaki olmuştur. Ruhlar âlemini müsbet veya menfi olarak asla dile getirmemiştir.
SORU: "Allah göklerdedir" demek caiz midir?
CEVAP:
Cenabı Allah ezeli olduğu ve mücessem olmadığı için, hadis olan gökte olması mümkün değildir. Cenabı Allah mekân ve yönden münezzehtir. Mekân ve yön olmadan O var idi. Bunun için mekân ve yön şaibesini veren âyet ve hadîsleri te'vil etmek gerekir. Allah'a mekân ve yön ispat eden kimsenin kâfir olup olmadığı hususunda ihtilâf vardır. Âlimlerin çoğu kâfir olmadığına hükmediyorlar. Çünkü, meselâ, "er-Rahmanü alel arşi's-tevâ" gibi âyetlerin zahiri, bu mânâyı ifâde ediyor. Hatta Said, İbnü'l Müseyyeb ve Süfyan gibi zevatlar da "te'vil etmeden bu tip âyet ve hadislere İmân etmek gerekir" diyorlar.
SORU:
Bir kimse "Allah her yerdedir veya her yerde hazır ve nazırdır" derse ne lâzım gelir?
CEVAP:
Bir kimse "Allah her yerdedir” veya “her yerde hazır ve nazırdır" derse; şayet Cenabı Allah'ın zatıyla her yerde mevcut olduğuna inanarak söylerse kâfir olur. Çünkü Cenabı Allah mekândan münezzehtir. Ne yerdedir, ne göktedir. Yer ve gök olmadan evvel de o var idi. Ama ilim ve kudretiyle her yerde mevcut olduğunu kast ederek bu sözü söylerse kâfir olmaz. Yalnız bu sözü söylememeye dikkat etmek lâzımdır. Maalesef avam tabaka "Allah her yerde hazır ve nazırdır" sözünü çok söylemektedir. Bunun yerine, "Allah her şeyi bilir" demek gerekir.
SORU:
Peygamber (sa.)'in mîrâc gecesinde semâlara çıkıp Cenabı Allah'ın ru'yetiyle müşerref olduğuna inanıyoruz. Bunun mânâsı Cenabı Allah'ın yerinin sema olduğu lâzım gelmez mi?
CEVAP:
Ehli sünnet ve'l-Cemaatın itikadına göre, Hz. Peygamber (sa.) mîrâc gecesinde Cenab-ı Allah'ın ru'yetiyle müşerref olmuştur. Ama bunun mânâsı "Allah Teâlâ'nın yeri semâdır" demek değildir. Belki Hz. Muhammed (sa.) semâda iken Cenabı Allah kendisine tecellî etti. Cenabı Allah isteseydi Peygamber (sa.) yeryüzünde iken de kendisine tecellî edebilirdi. Ama hikmet, semâda olduğu bir sırada tecellî etmekte idi.
SORU:
Son senelerde müslümanların herhangi bir sebepten dolayı birbirlerini tekfir edip, riddet ile itham ettiklerini görüyoruz. İnsan ne ile mü'min ve ne ile kâfir olur?
CEVAP:
Dünya ve âhirette insanı mesut eden imândır, îman her şeydir. O olmazsa her şey yoktur. Îman Allah'a ve onun indirdiği ahkâm ve haberlere inanmaktır. Bir kimse Kur'ân-ı Kerîm'in bir hükmünü veya bir haberini yalanlarsa mü'min sayılmaz, îman ettikten sonra İslâm'ın tümünü veya bir kısmını inkâr veya onunla istihza ederse mürted sayılır. Bunun için mü'min olarak yaşayıp ölmek isteyen kimse İslâm'ın ahkâmım öğrenip onlara imânı devam ettirmek zorundadır. İslâm tarihi birçok zaman ve yerde riddet olaylarına şahid olmuştur. Peygamber (sa.)'in vefatından sonra Arap Yarımadası ve İspanya gibi yerlerde olduğu gibi, şüphesiz ki bunların en büyüğü ondokuzuncu ve yirminci asırlarda Rusya ve Çin'in istilasına maruz kalan İslâm âleminin her yanında ortaya çıkan riddet olaylarıdır. İslâm âleminin birçok ülkesi hâlâ esaret altında yaşadığı ve hürriyetten mahrum olduğu için İslâm'ın ne demek olduğunu bilmeyen halkı İslâm'dan uzaklaştırıldığı gibi, sureten bağımsızlığına kavuşan birçok İslâm ülkeleri de batı ve doğu kültür emperyalizminin etkisi altında yaşadıkları için bilerek veya bilmeyerek İslâm'ın birçok ahkâmına inanmazlar.
İşte böylece İslâm âleminde salgın hastalık gibi irtidâd -İslâm'dan dönmek- yaygın bir hale gelmiştir. Şehir ve kasabaları aşarak köylere kadar uzanmıştır. Normal olarak bir evde İslâm'a inanan olduğu gibi inanmayan da vardır. Bu acı da olsa gerçektir. Ama maalesef İslâm âleminin başına gelen bu felâket yetmiyormuş gibi gerçekten İslâm'a inanan kimseler de ufak tefek sebeplerden dolayı birbirleriyle uğraşıp bölünüp parçalanmak için ne gerekirse onu yapıyorlar. Düşünce ve meşrep ayrılığı yüzünden birbirlerini tekfir ediyorlar. Tekfir eden ile konuştuğun zaman, onun müslüman olduğunu göreceğin gibi, tekfir edilen kimse ile de konuştuğunda onun da hakiki müslüman olduğunu göreceksin. Fakat ölçüsüzlük onları bu hale getiriyor. Müslümanları tekfir etmek kolay bir şey değildir ve faydası yoktur.
Bir müslümanın sözü veya hareketi şüpheli olsa da onu te'vîl etmek mümkün olduğu takdirde tekfir edilmemesi gerekir. Bir kimse birisine "sen kâfirsin" veya “falan adam kâfirdir" derse şayet gerçekten kâfir ise zaten mesele tamamdır. Yoksa o söz, kendisine döner. Yani kendisi kâfir olur. Peygamber (sa.) şöyle buyurur: "Bir kimse bir kimseye "kâfir" veya "Allah'ın düşmanı" derse ve böyle olmazsa mutlaka (o söz) kendisine döner". Binaenaleyh tekfir memuru imiş gibi şuna buna kâfir diyen kimselerin, Peygamber (sa.)'in bu sözüne kulak verip iz'ana gelmeleri lazımdır.
SORU:
Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'de "Ben ancak bana ibâdet etsinler diye insanları ve cinleri yarattım" buyurur. Bazı kimseler bu söze pek inanmıyor. "Nasıl bizim vazifemiz sadece namaz kılmak, oruç tutmak ve zekât vermek olsun" diyorlar. Bu konuda ne dersiniz?
CEVAP:
İbadet Allah'a büyük saygı gösterip Onun kanun ve nizamlarına boyun eğmektir. Başka bir deyimle ibadet, hayatta Allah'ın kanun ve nizamlarına uygun olarak yaşamak ve her harekette Allah'ı düşünmektir. Namaz kılmak ibadet olduğu gibi Allah'ın emrettiği şekilde alış-veriş yapıp Allah'ın emirlerine imtisal etmek ve günahlardan sakınmak da ibadettir. İnsan ile hayvanı birbirinden ayıran da bu noktadır. Avamın anladığı gibi ibadeti, sadece namaz gibi tâatlere sıkıştırmak yanlıştır. Peygamber (sa.): "Müslüman kardeşine karşı gülümsemen ibadettir" buyurmuştur.
SORU:
Herhangi bir kimse zina etmek, içki içmek ve Allah'ın emrine ters düşen bir hüküm vermek gibi büyük bir günah işlerse İslâm'dan çıkıp kâfir olur mu?
CEVAP:
Küfür lügatte örtmek mânâsına gelir. Istılahta ise Allah ile Resulünün buyruklarını inkâr eden bir inançta bulunmakla husule geldiği gibi bu inkâr inancını ifâde eden söz ve fiil ile de husule gelir: Meselâ bir kimse söz ile "Allah yoktur" veya "Allah'ın yaptığı" veya "söylediği bu söz doğru değildir, zamanı geçmiştir" derse mürted (kâfir) olur. Keza, Allah’ tan başka bir şeye secde eder veya başka bir ibadette bulunarak fiiliyle Allah'a şirk koşarsa mürted olur. Başka bir deyimle, kalp ile Allah'ın herhangi bir hükmünü inkâr eder veya bu inkârı ifâde eder bir söz veya fiilde bulunursa mürted olur. Zina etmek, içki içmek ve Allah'ın emrine muhalif bir hüküm vermek gibi günah işlemek inkârı tazannum etmediği için küfür sayılmaz. Haricîler, büyük günah işlemenin küfür olduğunu kabul ederken Mu'tezile, büyük günah işlemek kişinin imândan çıkmasına vesiledir, ancak küfre girmeye vesile değildir, yani İmân ile küfür arasında kalır demektedirler.
SORU:
Güçlü biri tarafından tehdit ile küfre vesile olacak sözleri mecbur kaldığı için söyleyen kimse kâfir olur mu?
CEVAP:
Küfür ve dinden dönmek üzere ölüm tehdidiyle zorlanan kimse küfrü gerektiren sözü söylememek için ölüme sabrederse ulemânın icmâ'ıyla azimet ile amel ettiğinden dolayı büyük mükafatı vardır. Ama kalbi îmâna yatkın olduğu halde tehdidin etkisi altında kalarak dinden dönmeyi ve küfrü gerektiren sözü söylerse kâfir olmaz. Peygamberin zamanında. Müseylemetü'l-Kezzab'ın casusları tarafından iki sahâbî esir alınıp Müseyleme'ye götürüldüler. Müseyleme onlardan birisine dedi ki: -Muhammed'in (sa.) Allah'ın Resulü olduğuna inanır mısın? “Evet”. “Ben Müseyleme'nin Allah'ın Resulü olduğuna da inanır mısın”? “Evet”. Bunun üzerine Müseyleme onu salıverdi. Sonra ikincisine dedi ki: “Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna inanır mısın”? “Evet”. “Ben Müseyleme'nin Allah'ın Resulü olduğuna inanır mısın”? “Sağırım kulaklarım işitmez” dedi. Bunun üzerine onu alıp boynundan vurdurup öldürttü. Sonra ölümden kurtulan sahâbî Peygamber'e (sa.) giderek: “Helak oldum” dedi. “Seni helak eden nedir?” Sahabe durumu anlattı. Bunun üzerine Resûlüllah (sa.): "Senin arkadaşın azimet ile amel etti, sen de şimdi içinde bulunduğun ruhsat ile amel ettin" buyurdu. Sahâbî de "Senin Allah'ın Resulü olduğuna kalben inanır ve tasdik ederim" dedi. Ölümden başka bir şey ile tehdid edilen kimse İbni Sehnûn'un Irak ehlinden nakil ettiğine göre, el ve ayak kesmek veya ölüme vesile olabilecek işkence ile tehdit edilirse yapılması caiz olmayan şeyi yapabilir ve mesul değildir. Nehâî ve Mâlik, "zincire vurmak ve hapis ile tehdit etmek de zorlama sayılır" derler. Bu gibi şartlar altında kalan kimse yaptığından sorumlu sayılmaz. İmam Muhammed bu hususta şöyle diyor: "Bir kimse küfrü gerektiren sözü söylemediği takdirde mal v.s. gibi şeylerinin alınacağı ile tehdid edilirse kalbi imâna yatkın olduğu halde küfür gerektiren sözleri söylerse küfrüyle hükmedilmez".
SORU:
Bir kimse bilmeyerek küfrü gerektiren bir söz söylerse kâfir olur mu?
CEVAP:
Bilmeyerek küfrü gerektiren bir söz söyleyen kimsenin kâfir olup olmayacağı hususunda ihtilâf vardır. Buhara ve Semerkand ulemâsına göre cehalet mazeret sayılmaz. Bilmeyerek de olsa kelime-i küfür söylemek küfürdür. Bazı ulemâya göre küfrü gerektiren sözün muhtevasına inanmayan kimse böyle bir kelime söylerse kâfir olmaz. Özellikle avam tabaka hangi kelimenin küfre vesile olduğunu, hangisinin olmadığını bilmedikleri için, onları tekfir etmemek daha uygundur. Yoksa, müslümanların çoğunu tekfir etmemiz lâzımdır. İbni Nüceym "Küfründe ihtilâf bulunan bir kimseyi tekfir etmemeğe yemin ettim" diyor.
SORU: Allah'ın kaç çeşit sıfatı vardır?
CEVAP:
Allah'ın üç çeşit sıfatı vardır:
1) Sıfatı Selbiye,
2) Sıfatı Sübûtiyye,
3) Sıfatül Esma.
SORU: Sıfat-ı Selbiye kaçtır?
CEVAP:
Bunlar altıdır:
a-Vahdaniyet: Cenabı Allah'ın (cc), zat ve sıfatında bir olmasıdır.
b-Kıdem: Cenabı Allah'ın (cc) varlığının başlangıcı olmaması, yani ezelî olmasıdır.
c-Beka: Varlığının sonu olmamasıdır.
d-Muhâlefetü'l-havâdis: Sonradan var edilmiş olan şeylere muhalif olmasıdır.
e-Kıyam bi nefsihi: Cenabı Allah'ın, kendisiyle kâim, tam istiklâl sahibi olmasıdır.
f- Vücût: Var olmasıdır.
SORU: Sıfat-ı Sübûtiye kaçtır?
CEVAP:
Bunlar da, Eş'arilere göre yedi, Maturîdilere göre de sekizdir ve şunlardır:
a-Hayat: İlmin imkânını gerektiren ezelî bir sıfattır.
b-İlim: Bilinmesi mümkün olan her şey, kendisiyle açık bir şekilde bilinen ezelî bir sıfattır.
c-Kudret: Mümkinâta taalluk edip, müessir olan ezelî bir sıfattır.
d-Sem': İşitilebilen şeylere taalluk eden ezelî bir sıfattır.
e-Basar: Görülmesi mümkün olan her şeye taalluk eden ezeli bir sıfattır.
f-Kelâm: İlâhi emir ve nehiylerin kaynağı olan ezelî bir sıfattır.
g-İrâde: Kudret dahilinde bulunan şeylerden birinin vukuunu belli bir zamana tahsis eden ezelî bir sıfattır.
h-Tekvîn: Yaratmak, rızıklandırmak gibi fiilî sıfatların kaynağı olan ezelî bir sıfattır. Eş'arilere göre bu sıfat yoktur.
SORU: Sıfâtü'l Esma nelerdir?
CEVAP:
Sıfat-ı sübûtiyeden türeyen sıfatlardır ve şunlardır:
a-Hayy: Dâimi diri olan.
b-Alim: Her şeyi bilen.
c- Kadîr: Her şeye gücü yeten.
d-Semî: Her şeyi işiten.
e-Basîr: Her şeyi gören.
f-Mütekellim: Konuşan.
g-Mürîd: Dileyen.
h- Mükevvin: Yapandır.
Hayr olsun şer olsun, kader Allah'dandır. Kaderi her şeyde câridir. Bir mü'min büyük günah işlese de İmândan çıkmaz. Allah dilerse onu affeder, dilerse cezalandırır. İnsan, zayıf bir yaratık olduğu için hiçbir şeyi yaratamaz, her şeyi yaratan Allah Teâlâ'dır. Ancak kendisine irâde-i cüziyye verilmiştir. Ceza ve mükâfat buna dayanır. Kur'ân-ı Kerîm ezelî ve ebedî olup mahluk değildir. Kur'ân-ı Kerîm'in buyurduğu gibi. Allah Teâlâ âhirette görülecektir. Akıl terazisi çevre ve âdetlerle bozulduğu için eşyanın güzellik ve çirkinliği onunla sabit olmaz. Ancak şeriatla sabit olur. Allah Teâlâ muhtardır. Hiç bir şeyi yapmağa mecbur değildir. Cisim ve mekândan münezzehdir.
Cenabı Allah (cc)'in Melekleri vardır. Bunlar, asla Allah'a âsî olamazlar. Şehvet ve nefsânî arzulardan münezzehdirler. Yemez, içmez, yatmaz ve evlenmezler. Ne erkek ne dişidirler. Çeşitli şekillere girebilirler.
Allah'ın dört kitabı ile yüz sahifesi vardır. Beşerin hidâyeti için onları seçkin kullarına indirmiştir. En son kitap Kur'ân-ı Kerîm'dir. O nazil olduktan sonra hiç bir kitap veya sahife ile amel edilmez. Hepsi yürürlükten kalkıp mensuh olmuşlardır. İslâm dininden başka bir din kabul edilmez.
Cenabı Allah'ın Peygamberleri vardır. Sayıları ne kadardır, kesin olarak bilinmez. İleri gelenleri: Hazreti Muhammed (sa.), İbrahim (as), Musa (as), İsa (as) ve Nuh (as)'dir. Bunların arasında fark gözetmeksizin hepsine inanırız.
iskenderpasa.com
Hukuki Şartlar
|
İletişim
Yardım
|
Site Haritası
Copyright 2000-2009 Server İletişim A.Ş. Her hakkı mahfuzdur.
All Rights Reserved.
Sık Kullanılanlara Ekle
|
Tavsiye Et