19 Şaban 1431 | 31 Temmuz 2010
 
89CADE1A-BFD6-47AF-AA5E-7FAB6EDCDDBC
Üye Girişi | Üye Ol
  • ANA SAYFA
  • KUR'AN-I KERİM
    • Okuyun
    • Dinleyin
    • Bilgilenin
  • SON PEYGAMBER
  • TASAVVUF
    • Tasavvufa Dair
    • Yolumuzun Esasları
    • Silsile-i Şerif
    • Hatm-i Hacegan
    • Evrad-ı Şerif
  • M. ZAHİD KOTKU (RH. A.)
    • Hayatı
    • Fotoğrafları
    • Kitapları
    • Sohbetleri
  • M. ES'AD COŞAN (RH. A.)
    • Hayatı
    • İslam Anlayışı
    • Tasavvuf Anlayışı
    • Hizmet Anlayışı
    • Kitapları
    • Başmakaleleri
    • Sohbetleri
    • Fotoğrafları
    • Anma Programları
  • M. NUREDDİN COŞAN
  • SIK SORULAN SORULAR

  • Soru-Cevap
    • Sık Sorulan Sorular
Soru-Cevap > Sık Sorulan Sorular

ENFLASYON VE TİCARET İLE İLGİLİ KONULAR



 

SORU: Enflasyonist ticari ortamda kasadaki para eksiliyor. Bir kısmı da artıyor. Bu şekilde artan para helâl midir? Haram mıdır? Helâl değilse ne yapmak gerekir?
CEVAP: Enflasyonist ortamda değer yönünden paranın eksilmesi, tüccarın elinde olmadığı gibi yanındaki paranın veya eşyanın değeri artsa da onun elinde değildir. Binaenaleyh elindeki para veya ticaret emtiası değer kazansa ondan sorumlu olmaz. Bu sebeple elde edilen servet gayr-i meşru değildir.
 
SORU: Zararından her yerde söz edilen ve yaygın bir hale gelen tütün ticaretini yapmak ve onu ekmek caiz midir?
CEVAP: Tütün ticaretiyle ekilmesinin mubah olup olmaması içilmesinin hükmüne bağlıdır. İçilmesi mubah olduğu takdirde ekilmesiyle ticareti de mubahtır. İçilmesi mubah olmazsa ekilmesi ile ticareti de mubah değildir. Tütün, asr-ı saadette ve selef-i sâlihin zamanında bulunmadığı için hakkında âyet, hadîs ve herhangi bir müctehidin sözü vârid olmamıştır. Bazı tarihçilere göre tütün 1070 (M.) yılında ilk önce Fransa'da yetiştirilmiştir. İslâm âleminde de hicretin ikinci bininin başında ortaya çıktığı tahmin edilir. Ulemâ-ı müteahhirinin tütün hakkında çelişkili sözleri vardır. Haramdır diyen olduğu gibi, mubahtır diyen de olmuştur. İsmail en-Nablûsî ile Şurünbülâlî tütün ticareti ile içilmesinin haram olduğunu, Abdul Gani en-Nablusî ve dört mezhebe mensup birçok ulemânın da tütünün içilmesi ve ekilmesinin mubah olduğunu söylüyorlar. Bununla beraber bugün tıbben zararı sabit olduğundan, cami ile cemaate gitmesine engel olan sarımsak ile soğanın kokusu kadar kerih görüldüğünden onu içmemek daha uygundur.
 
SORU: Boğa, koç ve benzeri hayvanları para mukabilinde dişi hayvanlara çektirmek caiz midir?
CEVAP: Boğa, koç ve benzeri hayvanları para karşılığında dişi hayvanlara çektirmek caiz değildir. Buharî'de vârid olduğu gibi Peygamber (sa.) bunu yasaklamıştır. Cümhûr-i ulemâ da bu kanaattadır. Ancak Şafiî ulemâsının bir kısmı ile Hasan Basrî, İbn-i Siyrîn ve ilim ricalinden gelen bir rivayete göre boğa ve koç gibi bir hayvanın belli bir süre için kiraya verilmesinde sakınca yoktur.
 
SORU: İftiraya maruz kalan kimse müfteri hakkında şeref dâvasını açıp ondan tazminat alabilir mi?
CEVAP: İftiraya maruz kalan kimsenin kendini lekeden muhafaza edip temize çıkarmak için müfteriyi mahkemeye verip şeref davasını açar ve neticede masum olduğu ortaya çıktıktan sonra tazminat alması caiz değildir. Yani adam mağdur olsa da kendisine tazminat verilmez. Ancak zina ile lekelenmiş ise, adama İslâm'ın emrettiği şekilde dört şahid ile dediğini isbat etmezse kendisine seksen değnek vurulacaktır. Başka bir şey ile lekelenmiş ise hâkim uygun gördüğü hapis gibi bir ceza ile lekeleyeni cezalandıracaktır. Hülâsa iftiraya maruz kalan kimseye bir şey verilmeyecek ama müfteriye mahkemece uygun bir ceza tatbik edilecektir.
 
SORU: Araba almak gayesiyle paranın bir kısmını veya tümünü yatırarak, sıraya giren kimse arabasını teslim almadan satabilir mi?
CEVAP: Araba almak gayesiyle paranın bir kısmını veya tümünü yatırarak sıraya giren kimsenin arabasını teslim almadan onu başkasına satması caiz değildir. Meydana gelmemiş olan bir şeyin satışı caiz değildir. Özellikle gelecek karanlık olduğu, perde arkasında neler bulunduğu belli değildir. Fabrika, sabotaj ve yangın gibi âfetlere duçar olabileceğinden arabanın hiç de meydana gelmemesi muhtemeldir. Araba meydana gelmiş ise ele geçmeden evvel herhangi bir âfet sebebiyle telef olabilir. Ayrıca hem Şafiî hem Hanefi mezhebine göre "Satın alınmış olan şey kabz edilmeden önce onu satmak caiz değildir". Ancak fabrikasına araba bağlı olmadan evsafı belli bir araba üzerine selem akdini icra etmek caizdir.
 
SORU: Ayakkabı ve mest gibi şeylerin yapılması için bir usta ile anlaşıp sipariş vermek caiz midir?
CEVAP: Ayakkabı ve mest gibi bir şeyin yapılması için bir usta ile anlaşıp ona sipariş vermek caizdir. Yalnız bu akd caiz olmakla beraber bağlayıcı değildir. Yani ne alıcı, ne satıcı bu akdin icâbını yerine getirmekle mükellefdir. Meselâ ayakkabı yapıldıktan sonra usta isterse onu müşteriye verir, isterse de başkasına devreder. Müşteri de isterse onu alır, isterse ondan vazgeçer. Yalnız Ebu Yusuf’ a göre bağlayıcıdır, ve bu gün onunla amel edilir. Ancak onda selem caiz olan bir şey için ısmarlama vaki olursa selemin şartlarına riâyet edildiği takdirde adı geçen ısmarlama, akdi selem akdi olduğundan kesinleşip akdin yerine getirilmesi mecburi olur.
 
SORU: Zamanımızda her şehir ve kasabada müteahhitler binalar yapıp daire daire vatandaşlara satıyorlar. Bazen de henüz bina meydana gelmediği halde, kâğıt üzerinde bulunan hayalî daireler satılıyor. Böyle bir satış caiz midir?
CEVAP: Henüz kâğıt üzerinde bulunan hayalî bina ve dairelerin satışı hususunda ihtilaf vardır. Birçok İslâm hukukçularına göre satılan daire mevcut olmadığı ve selem şartları da, bulunmadığından dolayı caiz değildir. Ancak Hanefi mezhebine göre mesele istisna ile ilgilidir ve o yönden caizdir. Fakat İmam-ı Azam'a göre istisna akdi bağlayıcı değildir. Yani müşteri isterse söz konusu olan daireye talib olur, isterse de vazgeçer. Bina sahibi de isterse kendisine verir, isterse de başkasına devreder. Ancak Ebu Yusuf, İmam-ı Azam'a muhalefet ederek istisna tarafeyni bağlar demektedir ve bugün Ebu Yusuf un bu fetvasına göre amel edilmektedir.
 
SORU: Anadolu'nun bazı illerinde arazi ve bağ gibi gayr-ı menkul şeyler tapu dairesinde işlem yapılmadan satılır. Alış verişin geçici olduğunu tarafeyn -alan ve satan- bilmektedir. Yani satıcının eline para geçtiği anda malını geri almak için harekete geçeceğini tasarladığı gibi, müşteri de geri vermek için her zaman hazırdır. Böyle bir alışverişin durumu nedir?
CEVAP: Arazi ve bağ gibi gayr-i menkul şeylerin geçici olarak yapılan alış verişine bey'ul vefa, bey'ul emâne, bey'ul itaat denmektedir. Hanefî mezhebine göre böyle bir alış veriş hakkında ihtilâf vardır. Bazı ulemâya göre bu satış akdi değil, rehin -ipotek- dir. Esas mal sahibi ne zaman parasını getirirse malını geri alacaktır. Buna göre ondan ne istifâde edilmiş ise onun kıymeti mal sahibine verilecektir. Bir kavle göre de bu akid. satış akdidir. Zeyla'î de bu görüştedir. Buna göre bu akd üzerine satışın ahkâmı terettüp ettiği için satılan şeyden elde edilen mahsul ve fayda müşterinindir. Ancak onu başkasına satamaz. Şafiî mezhebine göre ise akdi yaparken bir süreden söz edilmemiş ve her iki tarafın maksadı verilen paranın rehin olması ise bu alış veriş caizdir ve hakkında rehin ahkâmı caridir. Yani mahsul ve menfaat mal sahibine aittir. Yoksa bu akd sahih değildir. Bir an önce bunu sahibine iade etmek îcâbeder.
 
SORU: Kız kardeşlerine hisse vermeyip onları mirastan mahrum bırakan veya serveti haram ve helâl kazançla karışık olan kimse ile alışveriş yapmak caiz midir?
CEVAP: Kız kardeşlerine hisse vermeyip onları mirastan mahrum bırakan veya serveti haram ve helâl kazançla karışık olan kimse ile alış veriş yapmayıp boykot etmek daha uygundur. Çünkü müslümanlar, onun hakkında böyle bir ceza uygulamaya kalkışırlarsa uyanmasına vesile olur. Fakat, böyle bir ceza vermeğe katılmayıp kendisiyle alış veriş yaparlarsa akd üzerine icra edilen nesne şayet meşru değilse veya mirastan mahrum bırakılan kız kardeşinin onda ortaklığı varsa kesinlikle haramdır. Yoksa üzerine akd icra edilen nesne helâl bir yol ile elde edilmiş ise o alış verişte sakınca yoktur.
 
SORU: Gayr-i meşru olarak kazanılan para ile meselâ yiyecek satın alınırsa o yiyeceği yemek mubah olur mu?
CEVAP: Gayr-i meşru olarak kazanılan para ile bir yiyecek satın alınsa, satış akdi yapılırken meşru olmayan paraya işaret ederek, şu para ile bu yiyeceği bana sat denilmiş, yiyecek sahibi de kabullenmiş ise o yiyeceği yemek haramdır. Haram paraya işaret etmeden şu kadar para ile şu yiyeceği bana sat demiş, yiyecek sahibi de kabullenmiş ise, o yiyeceği yemek haram değildir. Çünkü o yiyeceğin bedeli müşterinin zimmetinde kalmıştır. Haram para onun bedeli sayılmaz.
 
SORU: Altın, elmas ve pırlanta gibi zinet eşyasının yapımı ve satımı hakkında İslâm'ın hükmü nedir?
CEVAP: Erkek ile kadının cinsleri bir olsa da Cenabı Allah onların fıtratlarını ayrı ayrı yaratmıştır. Her kadın fıtratan zinet ve süse meyyaldir. Süslenip gösterişe çok önem verir. Altın, tarih boyunca kadının en değerli zinet eşyası olduğu için onun sembolü olmuştur. Bugün kuyumculara başvurduğun zaman dükkânlarında kadına ait altından çeşit çeşit zinet eşyasının imal edilip teşhir edildiğini görürsün. Bunun için Peygamber (sa.) bir altın parçasını bir eline, bir parça ipeği de diğer eline alarak bunların ümmetinin erkekleri için haram, kadınları için helâl olduklarını beyân buyurdular. Binaenaleyh kadın için altından yüzük, bilezik ve küpe gibi zinet eşyasını imal etmek ve satmakta beis yoktur. Fakat erkek için altından böyle bir zinet eşyasını imal edip satmak haramdır. Günaha girmesi hususunda yardım yapılmış olur. Elmas ve pırlanta gibi diğer zinet eşyası ise altın kadar kullanışlı ve kadının sembolü olmadıkları için kadına mubah olduğu gibi erkeğe de mübahdır. İmali ve satışı hususunda hiç bir sakınca yoktur.
 
SORU: Gümüş veya altından ev eşyasının ticareti ve imali hakkında İslâm'ın hükmü nedir?
CEVAP: Gümüş veya altından ev eşyasının ticareti ve imali hakkında ihtilâf vardır. Hanefi mezhebine göre kullanmamak şartıyla altın ve gümüşten kab, kaşık, bıçak ve benzeri şeyleri alıp evde bulundurmakta beis olmadığı gibi ticaretini yapmakta da beis yoktur. Şafiî mezhebine göre kullanmadan altın ve gümüşten imal edilmiş olan kab, kaşık ve benzeri ev eşyasını evde bulundurmak ile ticaretini yapmak hakkında iki görüş vardır. Bir görüşe göre kullanılması caiz olmadığı gibi onu imal edip ticaretini yapmak ve evde bulundurmak da caiz değildir. Diğer görüşe göre imal ve ticaretini yapıp evde bulundurmakta bir sakınca yoktur.
 
SORU: İhalelerde müteahhitler aralarındaki aşırı rekabeti önlemek için anlaşıyorlar. İşi alacak kişi diğerlerinin mağduriyetini önlemek için onlara bir miktar ödemede bulunuyor. Alınan bu para haram mıdır?
CEVAP: Müteahhitler bir işe talip olduklarında dînen herhangi bir haklan meydana gelmediği için onların mağduriyetleri söz konusu değildir. Bunun için taahhüd işine girecek olan kimse ile rekabet yapmayı bırakıp karşılığında para almak haramdır. Ayrıca bu anlaşma, işi verenin de mağduriyetine vesiledir. Ancak, birkaç kişinin bir memuriyete veya işçiliğe talib oldukları takdirde cumhûr-ı ulemâya göre talihlerin aralarında anlaşma yaparak para mukabilinde işi veya memuriyeti birisine bırakmaları caiz değilse de bazı ulemâya göre caizdir. Çünkü bu anlaşma ile işi veren kimse mağdur olmaz. Bunlara göre hukuk-ı mücerrede diğer mallar gibi bedel mukabilinde satılabilir.
 
SORU: Müslüman olmayan kimselerin bayramlık eşyalarının ticaretini müslümanların yapmaları caiz midir?
CEVAP: Müslüman olmayan kimselerin bayramlık eşyalarının ticaretini müslümanların yapmaları caiz değildir. Çünkü İslâm dini küfrün şiarı olan o günleri tanımadığı için o günlere ait olan bayramlık eşyalarının ticaretini yapmak İslâmî olmayan şiarın teşhirine vesiledir.
 
SORU: Bir kimse elinde bulunan haram bir para ile meselâ bir koyun gibi bir şey alırsa o da haram sayılır mı?
CEVAP: Bir kimse, elinde bulunan haram bir para ile bir şey alırsa bakılır. Şayet satın alırken: "Şu para ile bu koyunu bana sat" deyip kendisine haram para teslim ederse o da haramdır. Fakat söz konusu olan koyunu satın alırken paraya işaret edilmeden sadece bedelin miktarı belirtilip meselâ beşbin Türk lirası ile satın aldım denilmiş ise o koyun haram sayılmaz. Fakat para haram olduğu için onun sahibi Allah'ın indinde mesuldür.
 
SORU: Bugün teamülde olan kâğıt para dînen para sayılır mı sayılmaz mı?
CEVAP: Fıkıh kitaplarının kaydettiklerine göre malın dört çeşidi vardır:
1-Altın ve gümüşden mamul olan dinar ve dirhemdir. Bunlar sadece para olarak kabul edilir. Ne ile tekabül edilirse edilsin durum değişmez. Her zaman semendir.
2-Elbise, hayvan gibi mütekavvim olan şeyler. Bunlar da müsmen -satılık mal- dır.
3-Bir yönden para, bir yönden de müsmen -mal-dır. Ancak paraya tekabül edilirse mutlaka satılıktır -müsmendir-. Bunlar, buğday ve arpa gibi eczaları birbirine mümasil -denk- olan şeylerdir.
4-Aslında semen olmadığı halde devlet veya halk kendisine değer verdiği için semen olarak kabul edilir. Değeri itibarîdir. Fülus ve kâğıt para gibi.
Bu hususta Şafiî ile Hanbelî mezhebleri arasında fark yoktur. Ancak fülus ve kâğıt para revaçta olup semen olarak kabul edilirse tam altın ve gümüş gibi itibar edilecek mi edilmeyecek mi? Bu hususta ihtilâf vardır. Hanefî mezhebinde İmâm-ı Muhammed'e göre fülus ve kâğıt para revaçta olursa gümüş ve altından farkı yoktur. Onların hakkında cari olan ahkâm fülus ve kâğıt parada da câridir. Bazı ulemâya göre fülus ve kâğıt para altın ve gümüş gibi değildir. Bunun için altını kâğıt para ile vade ile satmak caizdir. Şafiî mezhebinde ise cümhûr-i ulemâya göre fülus ve kâğıt para semen de olsa altın ve gümüş hükmünde değildir. Hükümleri ayrı ayrıdır. Altın ve gümüşte riba cari olduğu halde fülus ve kâğıt parada carî değildir. Ancak bugün bütün İslâm hukukçuları bugünkü kâğıt parayı altın gibi kabul ediyorlar ve İmam-ı Muhammed'in görüşü en makbul görüştür demektedir. Yalnız Mahalli İbn-i el-Mukrî, fülus ve kâğıt paranın altın ve gümüş gibi olduğunu ifâde ediyorlar.
Hülâsa hem Şafiî hem Hanefî mezhebine mensup ulemânın birçoklarına göre kâğıt para, altın ve gümüş cinsinden olmadığı için altın veya gümüş ile tekabül edilirse peşin olarak onunla alış veriş yapmak caiz olduğu gibi vade ile de alış veriş yapmak caizdir. Ama demin belirtildiği gibi İmam-ı Muhammed'in görüşü ile amel etmek gerekir. Ancak altın ve gümüşü şu kadar faiz karşılığında ödünç olarak vermek dinen haram olduğu gibi kâğıt parayı da faiz karşılığında vermek haramdır. Bu hususta fark yoktur.
 
SORU: Kapalıçarşı borsasında vade ile altın alım satımı yapılmaktadır. Günü gelince o günün borsa fiyatına göre karşılıklı farklar ödenmektedir. Bu hususta İslâm'ın hükmü nedir?
CEVAP: Kâğıt para semen ve para olmakla beraber altın ve gümüş hükmünde olup olmadığı hakkında ihtilâf vardır. Ulemânın bir kısmı "Altın ve gümüş hükmünde olduğundan altın, kâğıt para ile satılırsa her ikisi peşin olması gerekir. Altın peşin, kâğıt para vadeli olursa caiz değildir. Altın ve gümüş birbiriyle satıldığı gibi" diyorlar. Diğer ulemâya göre: Kâğıt para, altın ve gümüş hükmünde olmadığından altın, vâde ile satılırsa caizdir. Demek altını vâde ile satmak caizdir, diyenler olduğu için onlara göre hareket edilebilir. Ancak bizim meselemizde satış zamanında altının fiyatı belli olmadığı için böyle bir alış veriş caiz değildir.
 
SORU: Tedavülde olmayan altın paranın alım satımı hakkında İslâm'ın hükmü nedir?
CEVAP: Tedavülde olmayan altın paranın alım satımı caizdir. Yâni altın ister sikkeli ister sikkesiz, ister yeni ister eski -asar-ı atikadan olsun, alım satımı dinen serbesttir. Ancak bir altın asar-ı atikadan olduğu için büyük bir değeri olabilir. Herhangi bir meta veya kâğıt para ile satılırsa verilen bedel ne kadar olursa olsun değeriyle satıldıktan sonra hiç bir sakınca yoktur. Ama altın ile satılırsa kaç gram ise o kadar gram ile satılması gerekir. Yani eşit olmaları gerekir, fazlasıyla satılmaz, fazlalık ribadır. Altın altındır, eskiyle yenisi arasında fark yoktur.
 
SORU: Altın altın ile, gümüş gümüş ile veya altın gümüşle satın alındığı zaman her ikisinin peşin olması lâzımdır. Biri peşin diğeri vadeli olursa satılması caiz değildir. Bu zamanda kâğıt para altın ve gümüş para yerine geçtiğine göre kâğıt para meselâ altın ile değiştirilmesi de aynı şekilde midir? Yani biri peşin diğeri vadeli olursa yine böyle mi olacak?
CEVAP: Şafiî mezhebine mensup bir çok âlime göre biri peşin diğeri vadeli olmak üzere kâğıt paranın altın veya gümüş ile satılması caizdir. Hanefî mezhebine göre ise ihtilaflıdır. Bazı ulemâya göre kağıt para, meselâ altın ile değiştirilirse her ikisi peşin veya biri peşin diğeri vadeli olursa birbiriyle satılışında beis yoktur. Bazılarına göre kâğıt para altın ve gümüş para yerine geçtiği için birbiriyle değiştirildiğinde her ikisinin peşin olması lâzımdır. Biri peşin diğeri vadeli olursa caiz değildir. Ama bugün İslâm ülkelerinin fıkıhçılarına göre kağıt para itibari de olsa, altın ve gümüş paradan farkı yoktur.
 
SORU: Satın alınan malı teslim almadan başkasına satıp devretmek Hanefi ve Şafiî mezheblerine göre caiz değildir, deniliyor. Teslim ne ile meydana gelir?
CEVAP: Evet satın alınan malı teslim almadan başkasına satıp devretmeden Hanefi ile Şafiî mezheblerine göre caiz değildir. Mal, gayr-ı menkul olduğu takdirde onun teslimi tahliye edilmesiyle olur. Yalnız satın alınan gayr-i menkul mal orada hazır olmazsa tahliye etmekle beraber oraya varacak kadar bir zaman geçmesi lâzımdır ki teslim ve tesellüm meydana gelsin. Menkul ise Şafiî mezhebine göre teslimi, alıp götürmek veya bir yerden alıp başka bir yere koymakla olur. Şayet konduğu yer satıcıya ait olursa biryere koymak için onun iznini almak da lâzımdır. Hanefî mezhebine göre ise teslimi, müşteri engelsiz olarak satılmış olan malı teslim alabilecek şekilde tahliye edilmesiyle olur. Şayet uzak olursa teslim ve tesellüm işi bitmemiş olur. Bir kimse ambarda bulunan buğday ve pamuk gibi menkul bir malı satın alır sonra satıcı ambarın anahtarını kendisine vererek artık alabilirsin dese, teslim ve tesellüm işi bitmiş olur. Hatta anahtarı teslim ettikten sonra zaman geçer ve bu arada satılmış olan mal yanar veya başka bir sebeple telef olursa müşterinin kesesinden gider. Çünkü anahtarı müşteriye teslim edip onu serbest bıraktıktan sonra hükmen teslim sayılır. Satılan şey şayet sığır, koyun gibi bir şey olursa gözle görülse teslim sayılır. Elbise gibi bir şey olup şayet elini ona uzattığı takdirde yetişirse bu teslim sayılır. Bir kimse bir şeyi satın alıp içine koymak için bir kab verip içine konulursa teslim sayılır.
 
SORU: Eski eser veya antika eşya satın alıp da yüksek fiyatla satanların durumları nedir? Meselâ bir yazma eseri alırken birkaç yüz lira verip alıyorlar. Halbuki müşteri onun fîatının yüz binlerce lira edeceğini biliyor. Efendim gönül rızasıdır deyip geçiştirebilir mi? Bunun vebal derecesi ve kazancının keyfiyeti nedir?
CEVAP: İslâm'ın çizdiği hudutlar dahilinde yapılan alış veriş mubah olup hayırlı ve bereketlidir. Peygamber (sa.) bir hadîsi şeriflerinde şöyle buyurur: "Alıcı ve satıcı birbirinden ayrılmadıkça yaptıkları alışveriş hususunda muhayyerdirler. Alış verişte doğrusunu söyleyip sattıkları metaın kusur ve durumunu belirtirlerse alış verişleri bereketli olur. Yalan söyleyip de durum ve kusurunu gizlerlerse bir şeyler kazanabilirler fakat bereketsiz olur". Alış verişin gayelerinden biri kazanç sağlamak olduğuna göre alıcı olsun satıcı olsun herkes normal olarak kazancını gözetecektir. Ancak karşısındaki adamı da mağdur etmemek lâzımdır. Peygamber (sa.) buyuruyor ki: "Bizi aldatan bizden değildir"(Müslim). 1000 liralık bir metaı değerini bilmeyen bir kimseden 100 liraya satın almak haramdır. Peygamber (sa.) eşyasını satmak üzere şehre gelenleri karşılayıp, aldatmak suretiyle mallarını satın almaktan nehyetmiştir. Yine buyurur ki: "Alış veriş için kervanı karşılamayın". Gönül rızasıdır deyip ucuz bir fiyata satın almak suretiyle müslümanları mağdur etmek büyük insafsızlıktır. Allah'a ve âhirete inanan bir kimse bundan sakınmalıdır.
 
SORU: Matbu kitaplar veya bunlara benzeyen emtia üzerine damga basmak nasıl olur? Yayınevlerinin verdikleri listeye göre ayarlanması icap etmez mi? Yayınevleri fiyat basmıyorlar. Bunun yerine, paranın değer kaybına göre fiyat etiketlerini değiştirmektedirler.
CEVAP: Dînen satılık metaın değeri ne ise o değerle veya ona yakın bir fiyatla satmak icap eder. Üzerinde yazılı bulunan fiyat bağlayıcı değildir. O çok fahiş olabildiği gibi çok düşük de olabilir. Aslında emtianın fiyatım tespit eden, arz-talep, ihtiyaç ve meydana gelmesi için yapılan masraf gibi amillerdir. Meselâ bir kitap basılıp üzerine de fiyat yazılsa, sonra para değer kaybına uğrayıp üzerindeki fiyat düşük olursa buna bir etiket yapıştırmak suretiyle fiyatını değiştirmede bir beis olmadığı gibi üzerinde yazılı olan fiyata dokunulmadan daha yüksek bir fiyatla satmakta hiç bir sakınca yoktur. Özetle, kitabın veya herhangi bir emtianın üzerindeki fiyat muteber değildir.
 
SORU: Bir kimse birisinden bir şey satın alır. Sonra müşteri kabzetmeden önce satıcı onu başkasına satarsa bu hususta İslâmî hüküm nedir?
CEVAP: İkinci satış müşterinin izniyle olmuş ise birinci akid münfesih olarak kabul edilir. Yoksa izin vermediği ve istemediği takdirde hemen ona el koyar. Aksi takdirde satıcı parasını teslim alıncaya kadar yanında tutar.
 
SORU: Gabn-i fahişin muhayyerliği ne demektir?
CEVAP: Gabn-ı fahiş, değer biçenlerin tahmin ettikleri değerden fazla bir fiyatla satılan bir şeyin üzerine icra edilen akdin meydana getirdiği fahiş ziyandır. Meselâ bir şeyin değeri dokuz, onbin arasında olursa bunlardan birisi aşılıp meselâ onüçbin ile satılırsa gabn-ı fahiş meydana gelir. Bu takdirde böyle bir akid feshedilebilir. Yani müşteri muhayyerdir. İsterse fesheder, isterse de ziyana katlanır.
 
SORU: Birisi karzı hasen olarak birisinden bir ton buğday aldı. Sonra iyilik eden kimse borçludan hakkını istedi. Borçlu da bende buğday yoktur. Ama istersen buğdayın bedelini sana verelim, dedi. Ve borç kapanmadan ayrıldılar. Ve bu arada buğday fiyatı düştü. Ne yapmak îcâbeder?
CEVAP: Alacaklının borçludan para istemeye hakkı yoktur. Teslim alınmayan buğdayı satmak da caiz değildir. Bunun için borçlu zimmetinde bulunan buğdayı verecek. Mukriz de -iyilik eden kimse de- onu kabul etmek zorundadır.
 
SORU: Bir kimse şehre giden birisine satmak üzere bir şey verir, emanetçi de emaneti satıp güvendiği bir kimse ile sahibine gönderir. Fakat para da kayıp olur veya parayı götüren kimse “ben sahibine verdim” der ve sahibi de inkâr ederse durum nasıl olacaktır?
CEVAP: Satılık malı götüren kimse ile parayı götüren kimsenin her ikisi de emin oldukları için onların sözü muteberdir. Yani ihmalkârlık olmamak şartıyla para kaybolur veya emanetçi, ben emaneti sahibine verdim derse sorumlu değildir.
 
SORU: İhracat karşılığı vesaik bankaya geliyor. Bu vesaik, malı ihraç eden şahsa aittir. Ancak bu vesaikin bedeli yabancı ülkeden iki-üç ay sonra gelecektir. Bilfarz vesaikin bedeli on milyon lira olsun. Vesaikin sahibi bedeli tahsile üç ay varken bu vesaiki bize dokuz milyona satmak istese ve biz de satın alıp üç ay sonra yabancı ülkeden vesaik bedelini dokuz milyon olarak tahsil etsek durum nedir?
CEVAP: Vesaik kelimesinin kelime mânâsından da anlaşılacağı üzere satılan şey vesaiktir kendisi değildir. Çünkü o ne mal, ne de paradır. O bir senettir. Yabancı ülkeden alınacak para ve borcun senedidir. Borcun da borçludan başka kimseye satılması caiz değildir. Ayrıca para, para ile mübadele edildiğinde sarf ismini alır. Fıkıh kitapları açıkça ifâde etmişlerdir ki sarf, yani paranın para ile satılması eğer cinsleri bir ise, -meselâ altının altın ile satılması gibi- üç şartla caizdir. Her ikisinin peşin, eşit ve aynı anda teslim edilmesi gerekir. Birisi altın, diğeri gümüş olmak suretiyle cinsleri bir olmadığı takdirde sarf iki şartla caiz olur. Her ikisi de peşin olacak ve aynı anda teslim edileceklerdir. Türk parasının, Alman markıyla satılması da bu kabildendir. Yani eşit olmaları gerekmez. Ancak her ikisinin de peşin ve aynı anda teslim edilmeleri gerekir. Türk paralarının birbiriyle satılması ise birinci duruma misaldir. Yani her ikisinin peşin, eşit ve aynı anda teslimi gerekir. Bizim bu meselemizde ise birbirleriyle satılan paralar hem eşit değildir, hem de biri vadelidir. Peşin değildir.
 
SORU: Telif, tercüme ve telif hakkı ne demektir?
CEVAP: Telîf, her hangi bir yazarın kendi görüşlerini yazmak veya başkalarından iktibaslar etmek ve kendinden de bir şeyler eklemek suretiyle bir eser meydana getirmesidir. Burada eserden kastettiğimiz, uzun veya kısa, geniş ya da dar hacimli bir metin veya ibaredir. Tercüme ise, herhangi bir eseri bir lisandan başka bir lisana çevirmek, aktarmak mânâlarına gelmektedir. Tercüme edilen eserde, sadece lafız mütercime mânâ ise müellifine (yazarına) aittir. Telif edilen eserdeyse, lafız ve mânâ müellife aittir, ancak müellif eserini meydana getirirken başka kimselerin eserlerinden iktibaslar etmek yoluyla yararlanmış da olabilir.
Ancak ben, diğer sorulara geçmeden önce İslâm'da telif hakkı var mıdır, yok mudur; bu konuda İslâm hukukçularının görüşleri nelerdir, onu kısaca bir mukaddime şeklinde vermek isterim. İslâm hukukuna göre alışverişin rükünleri beştir:
1)Bayi, yani satıcı,
2)Müşteri, yani alıcı,
3)Müsmen, yani satılık mal,
4)Semen, yani satılan-malın bedeli,
5)Sîga, yani îcâb ve kabul.
Bu beş rüknün veya bunlardan birkaçının ya da birinin eksik olması halinde yapılan bir alış veriş, İslâm hukukuna göre sahih değildir. Bu rükünlerden her birinin de kendine has birtakım şartları vardır. Burada bu şartları tek tek açıklamaya kalkışacak olursak söz çok uzar. Bunun için sadece sorunuzu gayet yakından ilgilendiren üçüncü rüknün, yani müsmen dediğimiz satılık malın üzerinde birazcık durmak istiyorum. Satılık mal demek, Hanefi fıkhına göre elle tutulan, gözle görülen yararlı bir meta demektir. Şayet bir şey elle tutulup gözle görülmüyorsa, faydalı da değilse fıkhen buna mal denilmez. Ed-Durrıf -Muntekâ, İbnu Abidîn ve diğer Hanefi fıkıh kitaplarının tümü bunu böylece ifâde etmektedirler. Şuf a Hakkı bunlardan birisidir. Meselâ birinin bir arsada sizinle ortaklığı veya komşuluğu vardır sizin kendi hissenizi ya da arsanızı satmaya kalkışmanız halinde o ortağınızın veya komşunuzun müdahale edip sattığınız arsanın bedelini vererek onu satın alma hakkı vardır ki buna Şuf a Hakkı denir. İslâm'a göre Şuf a hakkı satılamaz. Yani Şuf a Hakkına sahip olan bir kimse, bu hakkını bir başkasına satamaz. Çünkü hukuku mücerrededendir, elle tutulup gözle görülmeyen bir haktır.
İşte telif hakkı da bu kabil haklardandır. Elle tutulup gözle görülmeyen bir haktır. Bir kitap, satılabilir. Ben başkasının yazdığı bir kitabı veya kendi yazdığım bir kitabı, elle yazmak suretiyle kopye etsem, istinsah etsem; o kopyayı, o nüshayı başkasına satabilirim. Burada satış sözkonusudur. Çünkü orada elle tutulan gözle görülen bir mal vardır. Ama telif hakkı dediğimiz şey, yukarıda tarifi geçen hukuku mücerrededendir ve onun satışı olamaz. Çünkü bu, mal tarifi içine giren birşey değildir. Buna göre ben, elimde bulunan herhangi bir eserin fotokopisini çektirebilir veya tab ettirebilirim. Çünkü benim elimde bir kitap vardır ve ben o kitabın maliki olduğum için kendi malım olan bu kitabı istediğim usulle çoğaltıp satabilirim. Yalnız zamanın âlimleri malın tarifini genişleterek elle tutulmayan ve gözle görülmeyen şey faydalı olduktan sonra malın şümulüne almışlar, tercüme ve icad gibi şeylerin haklarının satışını caiz görüyorlar. Şafii kitapları da menfâati mal sayıyorlar.
 
SORU: Müellifin kitap üzerinde, içindeki bilgiler üzerinde bir hakkı var mıdır?
CEVAP: Meselâ, bir kimsenin evi vardır; ben o evin fotoğrafını çekebilirim ve fotoğraf çekmek için veya çektim diye para ödemek zorunda da değilim. Herhangi bir manzaranın fotoğrafını para vermeksizin çekebilirim. Çünkü sözkonusu şeyler "mal" sayılmamaktadır. Ne satılabilir, ne de satın alınabilir. Ancak Müteahhirin ulemâ yani daha sonraki devirlerde gelmiş âlimler buna karşı çıkmışlardır. Her ne kadar fıkıh kitaplarımız malı ayrı (elle tutulup gözle görülen birşey) olarak tarif etmişlerse de, bu tarif o zamana göre yapılmıştır, ama zaman değişmiştir, değişen zamanla birlikte mal mefhumu da değişmiştir. O tarif o zamana göre yapılmış içtihadı bir tariftir. O devirde matbaa olmadığı için herhangi bir yazar, kitabının başkaları tarafından istinsah edilmesini, çoğaltılmasını, böylece daha çok insanın eserini okuyup istifâde etmesini, yazdıklarının halk arasında yayılmasını zaten arzu ediyordu. Üstelik satmaya kalksa alıcı da bulamazdı. Matbaa ortaya çıktıktan, kâğıt çoğaldıktan sonra, pek çok şahıs kitap bastırmak suretiyle alış verişe başladı ve bu iş ticaret haline geldi. Kitapçılık, yayıncılık, matbaacılık birer ticari meslek oldu. Bunları gözönüne alan zamanımızdaki pek çok âlim, zamanın değişmesiyle mal mefhumunun (kavramının) değiştiğim beyân etmişlerdir. Buna göre birşey, ister bir ayn olsun, ister bir menfaat olsun -mademki fayda veriyor- mücerred hak da olsa maldır. O zaman bu malın alışverişi sözkonusu olur, şeklinde fetva vermişlerdir.
Böylece fetva veren şahıslardan bazıları şunlardır: Abdurrahman El-Imâdî, El-Lakânî... Bunlar ve aynı görüşte olan diğer âlimler, -tabii doğrudan teliften söz etmiyorlar- örfün değişmesi sebebiyle örfe göre bu hakların satışı caizdir, görüşündedirler. Son dönemin meşhur fakîhlerinden Mustafa Ahmed Ez-Zerkâ da, "mütekavvem olan herşeyin ister ayrı olsun, ister hukuk ve menâfi olsun alış verişi caizdir" diye fetva veriyor. Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ahmed El-Hacî El-Kürdî de "telif ve tercüme, dinî bir hizmet olduğu için alışverişi caiz değildir. Bu tür hizmetler sadece Allah rızasını kazanmak için yapılmalıdır. Ayrıca bunlar her âlimin en önde gelen görevleri arasındadır. Her âlim mutlaka hem lisanıyla hem de kalemiyle İslâm'a hizmet etmekle mükelleftir. Öyleyse hiçbir suretle yazılan veya tercüme edilen eseri satmak caiz değildir" diyor. Prof. Dr. Salahaddin Abdüllatif isimli âlim de, zamanımızda örfün değişmesi sebebiyle, malın tarifi de değişmiştir, malın tarifinin içtihadı bir tarif olduğunu, dolayısıyla mal mefhumunun da değişmiş bulunduğunu söyleyerek Ahmed El-Hacî El-Kürdî'ye itiraz ediyor. Benim de kanatime göre, mademki malın tarifi içtihâdîdir. Zaman ve örf değişmiştir. Öyleyse telif hakkının varlığından söz edebiliriz. Telif hakkı mal sayılır. Alışverişi de caizdir. Elbette müellif veya mütercimin Allah için yazması ve tercüme etmesi îcâb eder. Allah için yazmazsa manen yararlanamayacaktır. Ama piyasaya arzetmek için de telif hakkını satabilir kanaatindeyim. Zaten telif veya tercümelerin satışı yeni bir hâdisedir. Matbaanın bulunuşundan sonra ortaya çıkmıştır. Değilse Selef-i Sâlihîn devrinde var olan birşey değildir.
 
SORU: Telif ve tercüme için ücret verilmiyor veya az ücret veriliyor diyerek bu faaliyetlerden vazgeçenlerin durumu ne olur?
CEVAP: Daha önce de dediğimiz gibi, her âlim lisanıyla ve kalemiyle İslâm'ı tebliğ etmekle, başkalarına ulaştırıp anlatmakla mükelleftir. Bunu yaparken veya yapacakken para meselelerinden dolayı bunlardan vazgeçerse elbette mesuldür. "Hakkı beyân etmeyen kimse dilsiz şeytandır" diye Peygamber (sa.)'in hadîsleri vardır. Bunun için para meselelerinden dolayı telif ve tercümeden vazgeçilemez. Ama gerektiğinde eserini, şu şahsa değil de başka bir şahsa verebilir. Para için teliften, tercümeden vazgeçmek cinayettir. Özellikle günümüzde müslümanlar ve müslüman olmayanlar tebliğsiz kalmışlardır. Maalesef İslâm'ı onlara gerektiği biçimde tebliğ edemedik. Bir insan, hakkı beyân edebilecek durumdayken bunu yapmazsa ilmi ketmetmiş (gizlemiş) olur. Peygamber (sa.) de: "Kim ki hakkı ehline izah etmezse, ketmederse, kıyamet günü ateşten bir gemle gemlenir" buyurmuşlardır.
 
SORU: Ulemâ halktan gelecek her soruya cevap vermek kendisinden istenen her konuda telif ve tercüme yapmak zorunda mıdır?
CEVAP: Bir âlim, cevap verebileceği sorulara, -hüsnüniyetle sorulduktan sonra- elbette cevap vermek zorundadır. Çünkü eline İslâm'ı öğretme fırsatı geçmiştir. Ama eser yazmak için herkesin teklifini de kabul etmek zorunda değildir. Zamanı müsait olabilir, olmayabilir ya da yapılan teklif yetersiz olabilir. Eser yazmak ve tercüme yapmak için yapılan teklif yerinde ve faydalı ise müslüman, İslâm için bunu yapmak zorundadır. Ama her teklifi de kabul etmek zorunda değildir. İmkânı varsa, durumu müsaitse, faydalı ise yazmalı ve tercüme etmelidir. Para için vazgeçmek doğru değildir.
 
SORU: Bugün için telif, tercüme ve yayın faaliyetleri ibâdet halinden çıkıp ticaret haline dönüşmüş gibi, ne dersiniz?
CEVAP: Peygamber Efendimiz (sa.) ebedî âleme göç ettikten sonra Hz. Ebubekir (ra.) halife seçildi. Seçimden sonra da kendisinin ve ailesinin geçimini temin için çarşıya gitmek istedi. Giderken Hz. Ömer (r.a)'a rastladı. Hz. Ömer (ra.): “Ey Allah'ın Resûlü'nün halifesi, nereye gidiyorsun?” diye sordu. O da: “Alış veriş yapmak için çarşıya gitmek zorundayım” dedi. Hz.Ömer (r.a): “Sen halife seçildin. Hilafetin işleri çoktur ve sen onları yürütmekle mükellefsin. Artık ticaretle uğraşamazsın. Onun için beytülmal (Devlet Hazinesi)'nden maaş almalısın. Onunla geçimini sağlarsın” diye teklif etti ve neticede böyle oldu. Bundan dolayı Hulefâ-yı Râşidîn geçimlerini sağlamak için beytülmaldan maaş alıyorlardı. Fakat gayeleri maaş almak değil. İslâm'a hizmet etmekti. Nitekim tarih boyunca İslâm'da kamu kurumlarında çalışanların devletten maaş aldıklarını görüyoruz. Ama gayeleri maaş almak değil, geçimlerini sağlamak olmuştur ve olmalıdır. Şimdi buradan hareket edilerek, kitap ticaretiyle uğraşmanın meşru, yani İslâm'a uygun olduğuna hükmedilir. İmam-ı Nevevî (ra.), El-Mecmu adlı kitabında kitap ticareti yapmakta bir sakınca olmadığını kaydeder. Tabii bu işi yapan kişinin gayesi bir cihetten İslâm'a hizmet etmek, diğer bir cihetten de geçimini sağlamak olmalıdır. Yalnız bu ticaretin aynı zamanda ibâdet sayılabilmesi için İslâm'a hizmet gaye edinilmelidir. Bu gayeyi taşımıyorsa ibâdet olamaz, sadece ticarettir.
 
SORU: Müellif veya mütercim, hazırladığı eserin ikinci baskısının yayın hakkının kendisinde kalmasını şart koşabilir mi?
CEVAP: Ulemâ-yı müteahhirîne göre bunu şart koşabilir ve bu ikinci baskının hattâ daha sonraki baskılarının yayın hakkını başka bir yayıncıya satabilir.
 
SORU: Birinci baskının yayın hakkı satıldıktan sonra daha sonraki baskıların yayın hakkı hemen satılabilir mi yoksa birinci baskının satışının bitmesi mi beklenmelidir?
CEVAP: Müellif ile yayıncı arasında birinci baskının kitapları tükenmedikçe ikinci baskının yapılmayacağına dair bir anlaşmaya varılmışsa, ikinci baskının telif hakkının satılması caiz değildir. Özellikle Maliki mezhebine göre verilen vade bağlı kalmak vaciptir. Vadine uymayan kimse de cezaya müstehaktır. Yalnız günümüzde yayıncının elinde birinci baskıdan kitap kaldığı müddetçe ikinci baskının yapılmaması örf haline gelmiştir. Bu örfe riâyet etmek gerekir.
 
SORU: Bir eserden İktibas eden kişi, eserin yazarından izin almak zorunda mıdır? Ayrıca iktibas için telif ücreti ödemeli midir?
CEVAP: Ulemâ-yı müteahhirîne göre telif, mal merhumu içine girmektedir. İktibas için müsâade alınmalı, hattâ telif ücreti ödenmelidir. Değilse, dînen ceza gerektirmeyen fikrî bir suç işlemiş olur.
 
SORU: Müellif veya mütercim, eserini hazırlamadan yayıncıya gidip kendisini arz ediyor: Şöyle kabiliyetlerim var, şunları yapabilirim diye yayıncıyla bir eserin hazırlanması üzerine anlaşıyor. Burada telif hakkının durumu nedir?
CEVAP: Dört mezhebe göre, mevcut olmayan birşeyin satışı caiz değildir. Ancak Şafiî mezhebine göre cealet yoluyla caizdir. Ceâlet nedir? Cealet, bir kimsenin meselâ şu kadar çimento, şeker v.s.getirirsen, şu kadar para v.b. vereceğim diye anlaşma yapmasıdır. Dolayısıyla yayıncı, yazara ya da mütercime kitap ısmarlasa, bu cealet yoluyla ve Şafiî mezhebine göre caizdir. Ama bu bir alış veriş değildir. Yalnız yayıncı da yazar da bitmeden önce işin herhangi bir safhasında bundan vazgeçme hakkına sahiptirler.
 
SORU: Müellifin yeni baskıları yapan kitabından ücret almaması hususunda görüşünüz nedir?
CEVAP: Bu husus anlaşmaya bağlıdır. Şayet birinci baskının telif hakkı satılmışsa, sonraki baskıların basımı ve satışı için yeniden telif hakkı ödenmelidir. Telif hakkı ödenmeden yeni baskılar yapılması caiz değildir.
 
SORU: Telif hakkı olarak müellife yüzde üzerinden para veriliyor. Bu İslâmî midir?
CEVAP: Bu bir alış veriş olduğundan anlaşmaya bağlıdır. Yeter ki gabn-i fahiş (çok yüksek fiyat) meydana gelmesin.
 
SORU: Bu durumda yayıncı diyor ki, biz bu yüzdeyi kitabın etiketi üzerinden hesaplayarak veriyoruz. Etiket fiyatı da eserin kâğıdından cildine kadar kalitesi ile ilgili bir konu. Müellif aynı emeği harcamasına rağmen eserin örneğin ciltli veya ciltsiz oluşuna göre çok farklı ücret alıyor. Halbuki harcamayı biz yapıyoruz. Bunun onunla ilgisi yok, diyorlar.
CEVAP: Arzettiğim şekilde bu madem ki maldır. Öyleyse bayi ile müşterinin mutabakatına bağlı birşeydir. Ucuz veya pahalı nasıl anlaşılırsa. Neticede bir alış veriştir. Tarafların anlaşmasına bağlıdır tamamen.
 
SORU: Teyp ve video kasetlerinin de telif hakkı var mıdır?
CEVAP: Vardır. Bunlarda eser olduklarına göre eser olmaları bakımından bunlar için de telif hakları vardır. Ancak ticaret kastı olmaksızın tek bir kaset veya video çekimi söz konusuysa, iş değişir. Örfen buna bir şey denmez. Ancak ticaret yapmak maksadıyla külliyetli bir miktarda çoğaltma olmuşsa telif ücreti ödemeye tâbi olur.
 
SORU: İslâm' da senet ve çek alıp vermek caiz midir?
CEVAP: İslâm'a göre senet, çek; gerçekte para sayılmamaktadır. Para sayılmadığı için de temelde bu tür şeylerle alış veriş yapmak caiz değildir. Ayrıca verilen senet ve çekler, karşılıksız çıktığından günümüz piyasasında da böyle olaylara sık rastlandığından bu gibi şeylerle alış veriş yapmanın caiz olmayışının sebebi anlaşılmaktadır. Ancak, senet veya çek veren kimse, bunları alanı "tahsil etmesi için" vekil tayin ederse ve o da bunların karşılığı olan parayı alırsa, caizdir. Dolayısıyla bugün elden ele dolaşan senet ve çekler "vekâlet usulüyle istihsal"e girdiğinden caiz olmaktadır.
 
SORU: Elde mevcut mala gelen zam, etikete aksettirilerek yeni fiyat üzerinden mi yoksa eski fiyata göre mi satılacaktır?

CEVAP: İslâm'a göre eski fiyata göre satmak zorunda değildir. Üstelik burada satıcı kendiliğinden bir zam yapmış da değildir. Ya paranın değer kaybetmesi ya da satılan şeyin piyasada az olup, talebi karşılayamaması sonucu zam gelmektedir ve bu ürün piyasada yeni fiyatı üzerinden satılacaktır. Dolayısıyla bu ürünü zamlı tarife ile yeni fiyat üzerinden satmasında bir sakınca yoktur. Dilerse eski fiyatı üzerinden de satabilir.
 
SORU: Satılan bir ürün, satıcının rızası olmaksızın geriye iade edilebilir mi?
CEVAP: Bu ürün satılmış ise, yani bir satıcı bir ürünü birisine satmış, alıcı da kabullenmiş ise bu alış veriş tamamlanmış olduğundan satıcının rızası olmaksızın alınan şeyi geri iade edemez. Ancak her iki tarafın, satanın ve alanın rızaları ile satış akdi feshedilebilir, bozulabilir.
 
SORU: Fakat baştan konuşulmuş olsa, olmazsa iade ederim gibi, o takdirde iade edilebilir mi?
CEVAP: O zaman iade caizdir. Bunda bir sakınca yoktur. Çünkü bu durumda akid kesinleşmemiştir.
 
SORU: Bir şeyi görmeden almak caiz midir?
CEVAP: Alınacak şeyin sıfatları belirlenmişse, o zaman Hanefîler'e göre caiz, Şafiî'lere göre caiz değildir.
 
SORU: Sipariş almak caiz midir?
CEVAP: Sipariş almak, İslâm fıkhında iki şekilde anlaşılabilir: a)Selem akdi için geçerli olanlar; buğday, arpa... gibi. b)İstisna akdi: Günümüzde çokça kullanılan bir türdür; cilt, elbise, ayakkabı... siparişi gibi. Sanatında uzman olan bir kişiye örneğin bir ayakkabı ustasına, ciltciye veya kumaşçıya meslekleriyle ilgili olarak yapılan siparişlerdir ve bunlar Hanefî mezhebine göre caizdir. (a) Sıkkındaki siparişi almaya gelince, selem akdinin şartlan gerçekleşirse caizdir.
Selem muamelesinin caiz olabilmesi için şu şartları uygulamak gerekir:
1)Semen (verilmesi gereken bedel)in tayin edilmiş olması,
2)Semenin mecliste teslim edilmesi,
3)Semen ile müslem fih'in altın ve gümüş olmaması. Altın ve gümüş ise, faiz olur. Yani bugün ben, altın veya gümüş almak için altın veya gümüş yatırıyorum. Bu durumda birisi hazırdır, diğeri hazır değildir. Halbuki altın ve gümüşün birbiriyle satılması halinde hem semenin hem de müsmenin, her ikisinin de mevcut olması gerekir.
4)Müslem fih'in cinsinin belli olması,
5)Müslem ve müslem fih'in nevinin -örneğin buğday- malûm olması,
6)Müslem fih'in ölçü veya tartı itibarıyla belli olması,
7)Teslim edileceği zaman ve mekânın belli olması,
8)Müslem fih'in tesliminin mümkün olması gerekir. İşte selemin şartları bunlardır.
 
SORU: Kaparo vermek ve almak hususundaki hüküm nedir?
CEVAP: Hanefî, Şafiî ve Maliki mezheplerine göre kaparo almak caiz değildir. Hanbelî mezhebine göre caizdir. Örneğin ben bu evi veya kitapları size satarken daha sonra bu alış verişten dönmemek için ve bu işin kesinleşmesi için sizden yirmi bin veya yüz bin lira alıyorum. Siz, bu işten vazgeçtiğinizde bu aldığım para bana kalıyor. İşte kaparo budur. Sadece Hanbelî mezhebine göre caiz olan kaparo için bugün pek çok tacir ve şirket şöyle diyor: Kaparo alarak müşteriyi bağlayamazsak, çok mağdur olacağız. Çünkü bir şey satıyoruz. Müşteri bunu bugün yarın götürmesi gerekirken götürmüyor, beş-altı gün bekletiyor, ondan sonra da vazgeçiyor ve böylece zarar ediyoruz. Bu sebeple almak zorunda kalıyoruz.
 
SORU: Garantili satış yapmak caiz midir?
CEVAP: Şafiî mezhebine göre caiz değildir. Ancak Hanefi mezhebinde âdet haline gelmiş ise caizdir. Âdet haline gelmemişse caiz değildir. (El-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühü adlı kitapta bu hususta geniş malûmat vardır.)
 
SORU: Satın alınan mal, daha teslim alınmadan satılabilir mi?
CEVAP: Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre taşınabilir bir eşyanın kabz edilmeden, elde mevcut olmadan satılması caiz değildir. Ama Malikî mezhebinde "gıda maddeleri hariç" olmak üzere diğerlerinin teslim alınmadan satılması caizdir.
 
SORU: Bir müteahhit, bitirmediği binanın dairelerini satabilir mi?
CEVAP: Bu durum selem veya istisna akdine girmektedir. Selemin şartlarına haiz olursa caizdir, değilse caiz değildir. Bugün malesef binada kullanılacak demirin, çimentonun, kerestenin kalitesi, cinsi, miktarı; temelde, tavanda, duvarda nasıl olacağı; yüksekliği, genişliği... vs. bilinmediği halde satma ve satın alma işlemi olmaktadır ki bu İslâmî açıdan geçersizdir, caiz değildir. Nitekim bazı müteahhitlerin malzemeden çaldığı ve hile yaptığı, hattâ binaların eksik malzeme sebebiyle çöktüğü bilinen bir husustur. Eğer satılması isteniyorsa selem akdinin şartlarına uyulmalıdır. Aksi halde istisna kabilinden sayılır. İstisna ise İmamı Âzam ile İmamı Muhammed'e göre alış veriş değil, karşılıklı bir sözleşme gibi olur. Buna göre söz bağlayıcıdır. Alıcı, gelip beğenmezse, parasını çekebilir. Ayrıca karşılıklı rıza ve pazarlık olmalıdır. Ebû Yusuf a göre ise bağlayıcıdır.
 
SORU: Olmamış ürün tarlada, bağda, bahçede satılıp satın alınabilir mi?
CEVAP: Var olmayan ürün satılamaz. Gelecek senenin ürünü satılamaz. Ama mevcut ise örneğin üzüm koruk halinde iken, meyva olgun değilken, buğday yeşil iken satılabilir. Sonra da satanın izniyle olgunlaşması için tarlada, bağda, bahçede bırakılabilir, mümkündür.
 
SORU: Malı haram olan kimse ile alış veriş yapmak caiz midir?
CEVAP: Malının tamamı haram ise veya çoğu (yüzde 50'den fazlası) haram ise onunla alış veriş yapmak haramdır. Ama çoğu (yüzde 50'den fazlası) helâl ise onunla alış veriş yapmak tenzihen mekruh da olsa caizdir. Örneğin falan adam ne kadar malı vardır, hangisi haramdır veya değildir biliyoruz. Bizce malûm olduktan sonra ona göre hareket ederiz. Ancak mâhiyetini bilmediğimiz takdirde onunla alış veriş yapmak caizdir.
 
SORU: Ramazan ayı içinde lokanta, pastane gibi yerlerin oruç yiyenlere satış yapması doğru mudur?
CEVAP: Lokanta ve pastane gibi yerlerin Ramazan ayı içinde hanımlar, yolcular ve hastalar gibi mazeretli kimseler ve gayri müslimlerle alış verişi caizdir. Fakat oruç tutması gerektiği halde kasden oruç yediği bilinen kişiye satış yapmak caiz değildir. Çünkü günaha yardımcı olmak da günahtır. Terminallerde veya çarşının ortasında lokanta, pastane işletmekte olan bir şahıs, gelen müşterinin misafir veya hasta veya gayr-i müslim olduğunu biliyor ise o zaman satış yapabilir. Yoksa yapamaz.
 
SORU: Cuma ezanı okunurken alış veriş yapmak caiz midir?

CEVAP: Cuma ezanı okunurken alış veriş yapmak caiz değildir. Burada birinci ezana itibar edilir. Ezan-ı Muhammedi okunurken, cumadan geri kalmamak şartıyla alış veriş Şâfıîlerce caizdir. Hanefîlere göre ilk ezan okunur okunmaz alış verişi bırakıp camiye gitmelidir. Giderken yolda geri kalmamak şartı ile alış veriş yapılabilir ama dükkânda yapılamaz. Ancak akit yapılmışsa o akid bâtıl değildir, geçerlidir.
 
SORU: Cuma anında alış veriş yapan yer bir hanıma ait ise durum ne olur?
CEVAP: Cumaya gitmekle mükellef olmayan bir kişiyle alış veriş yapabilir. Örneğin bir çocukla, bir kadınla, bir yolcu ile alış veriş yapabilir, mümkündür.
 
SORU: Peşin olarak alınan bir mal, vadeli olarak satılabilir mi?
CEVAP: Satılabilir. İslâm'da kendi malım ve dışarıdan aldığı malını vadeli veya peşin olarak da satın alsa, vadeli veya peşin olarak satabilir.
 
SORU: Bir takım kurumlardan veya kuruluşlardan patent veya bayiilik almanın hükmü nedir?
CEVAP: Patent bir öğretim olayıdır. Para karşılığında ilim öğretmek caizdir. Yani para karşılığında patent almak caizdir. Yeter ki o para belli olsun. Bayiliği almakta ise dini bir sakınca yoktur.
 
SORU: Patent verirken üretimden elde edilen kazancın, örneğin yüzde 20'sinin patenti veren kuruluşa kaydırılması üzerine anlaşılması caiz midir?
CEVAP: Bu caiz değildir. Çünkü ne kadar olacağını bilmiyorlar. Ama denilse ki ben bu formülü size 5 milyona vereceğim. Yani semen (ücret) belli olursa, bu patent öğretime geçeceğinden caiz olur.
 
SORU: Devlet malını çalmak veya herhangi bir yol ile onu ele geçirmek caiz midir?
CEVAP: Şahıs malı değil, bütün müslüman halkın malı sayılan ve halkın menfaati için harcanması gereken devlet malını çalmak veya herhangi bir vesile ile gayri meşru olarak onu ele geçirmek büyük bir vebaldir. Özür dilemek ve yalvarmak suretiyle şahıs malının vebalinden kurtulmak mümkündür. Fakat müslüman halkın menfaati için ondan toplanan ve devletin elinde bulunan mala hiyânetin vebalinden kurtulmak mümkün değildir. İslâm'a inanmayan kimse âmme hakkına tecavüz edip çalar veyahut da meşru olmayan herhangi bir yol ile onu ele geçirip zimmetine geçirirse inanmadığı için hiyânet yapması normal karşılanabilir. Yalnız kıyamet günü küfrün hesabını vereceği gibi, gayri meşru olarak zimmetine geçirdiği âmme hakkının da hesabını verecektir. Müslüman olan kimsenin iyilik ve faziletin timsali olması gerektiğinden hiyânet yapması anormaldir.
 
SORU: Memur olan kimse gereği gibi görevine devam etmezse mesul müdür?
CEVAP: Büyük çoğunluğu müslüman olan Türkiye gibi bir ülkede memuriyet yapan kimse, ücret karşılığında müslümanlara hizmet veren kimsedir. Hizmet yapmadan ücret almak haram olduğu gibi vatandaşın işini aksatmak da büyük vebaldir. Mesela, bir doktor veya hastabakıcının hastalan ıztırab içerisinde bırakıp tedavilerini yapmadan raporlu veya raporsuz. sağda solda gezmesi büyük zulüm olduğu gibi. müftü, vaiz ve imam gibi din görevlisinin de mazeretsiz cami cemaatını bırakıp istirahata çekilmeleri veya özel işine bakması da büyük bir ihanettir.
 
SORU: Memur olan kimsenin âmme hizmeti için tahsis edilmiş telefon gibi âletleri şahsî işlerinde kullanması caiz midir?
CEVAP: Memur olan kimsenin âmme hizmeti için tahsis edilmiş telefon v.s. gibi âletleri şahsî işlerinde kullanması caiz değildir. Böyle âlet ve vâsıtaların memurun elinde emanet olup. gayesi dışında kullanılmasının hiyânet olduğunu bilmek lazımdır.



iskenderpasa.com Hukuki Şartlar | İletişim Yardım | Site Haritası
Copyright 2000-2009 Server İletişim A.Ş. Her hakkı mahfuzdur. All Rights Reserved. Sık Kullanılanlara Ekle | Tavsiye Et